AKP tarihçesini hatırlayın.

1997’de 28 Şubat vardı, 1999’da Apo yakalandı, aynı yıl deprem oldu, 2001’de 11 Eylül olayı oldu, ABD Irak’a girmeye karar verdi ve aynı yıl bizde ekonomik kriz çıktı.

Ankara’ya gelen Dick Cheney ve Paul Wolfowitz, Ecevit’i tehdit etti: Irak konusunda yardımcı olun yoksa sizi sileriz!

O esnada Erbakan’dan ayrılan “ılımlı İslamcı” ekip, ABD ve İsrail’in de teşvikleriyle AKP’yi kurdu.

2002 seçimlerinde tam bir seçim mühendisliğiyle üç merkez sağ parti baraj altı kaldı.

AKP yüzde 34 ile tek başına iktidar oldu.

CHP ana muhalefetti, Baykal yasaklı Erdoğan’ın önünü açtı.

2003’te asıl mevzuya gelindi.

ABD’nin Irak işgali yani.

Tüm bu Amerikalı “Elector” (*) ekibin işleri bu operasyon üzerine kuruluydu.

Türkiye’den açılacak bir cephe ile Irak, hem güneyden hem kuzeyden işgal edilecekti.

Fakat CHP’de başını Kemal Anadol’un çektiği Kemalist ekip, tezkereye karşı büyük ve onurlu bir mücadele verdi.

Ve kaderin bir cilvesi midir yoksa Kemalist Türkiye’nin son bir refleksi miydi bilemem ama tezkere geçemedi.

ABD Başkanı Bush ve yardımcısı Dick Cheney büyük hayal kırıklığına uğramıştı, köpürmüşlerdi hatta.

Halbuki dönemin ekonomi bakanı Ali Babacan, “ilk bombalar düştüğünde milyar dolarlar kasamıza girecek” diye ellerini ovuşturuyordu.

Erdoğan ise Amerikan askerleri için duacı olduklarını söylüyordu.

ABD, tezkerenin geçmemesinde rolü olan başta askerler olmak üzere siyasetçi ve tüm kesimleri not etti.

AKP ise elinden geleni yaparak tezkere kazasını telafi etti.

Süleymaniye’de kafasına çuval geçirilen askerlere tepkisiz kalındı: Müzik notası mı bu? denildi.

Sonra Kıbrıs’ta verilmek istenen büyük tavizler, Allah’tan Rumların salaklığı sayesinde geri tepti.

Daha sonra bunlara, CIA maşası FETÖ eliyle Ergenekon/Balyoz kumpasları yapılacaktı.

Başta ekonomik tavizler olmak üzere neoliberal hegemonyanın bir dediği iki edilmedi.

Bu aynı zamanda BOP Eşbaşkanı da olan AKP iktidarının ilk perdesiydi.

2002-2010 arası diyebiliriz bu ilk döneme.

Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesiyle birlikte 2010’da yeni bir dönem başladı.

BOP’ta yeni hedef Suriye idi.

Bunun için önce tezkerede kaza yaptıran Deniz Baykal, Batı ve iktidar ile çok “uyumlu” bir isimle değiştirilecekti.

Yine FETÖ devreye girdi, Baykal’a bir kaset kumpası düzenlendi ve istifa ettirildi.

2008’de ilk kez ABD’li think tank kuruluşu Silk Road Institute’un raporunda CHP Genel Başkanlığı için adı geçirilen Kemal Kılıçdaroğlu alayı valayla başa getirildi.

Neocon Hillary’nin “çak” arkadaşı Davutoğlu da ABD’den gelen taleplerle bu operasyon için başbakan yapıldı.

Sonra bir anda, Suriye ile gül gibi olan ilişkiler bozuluverdi.

Arap Baharı denilen İhvancı bir süreç başladı.

Tabii bu arada Libya’yı da unutmamak lazım.

Batı’nın düşmanı, Türkiye gibi mazlum milletlerin dostu Libya lideri Kaddafi’nin öldürülmesi için NATO devreye sokuldu.

“NATO’nun ne işi var Libya’da” diyen Erdoğan bir anda değişti ve savaş gemilerini gönderiverdi.

Sonra bu Libya’daki militanlar Türkiye’ye taşındı.

Sadece onlar değil, Çeçenler, Uygurlar bile taşınarak Suriye’ye sokuldu ve ABD-İsrail tarafından başlatılan iç savaşta kullanıldı.

2010-2015 arası da Suriye dönemi olarak tarihe geçsin AKP iktidarında.

Bu dönemde Suriyelilerin Türkiye’ye girişi başladı. Türkiye’de yeşil siyah bayraklı bir Özgür Suriye Ordusu kuruldu.

Terör örgütleri sınırda korunup kollandı.

2015’te Rusya devreye girince, ABD baktı ki işler istediği gibi gitmiyor, el yükseltmek için FETÖ ekibi eliyle bir Rus uçağı düşürüp Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirmek istedi.

Fakat PKK ile açılım süreci de iç siyaseten sorunlu olduğu için Erdoğan geri adım atmak zorunda kaldı ve güneydoğumuzda müthiş bir savaş yaşandı, yüzlerce asker ve polisimizi şehit verdik.

Bu esnada Suriye’de yeni bir PKK devletçiği Irak’takine ekleniyordu.

ABD’nin uzun erimli BOP planına göre, Türkiye, Irak, Suriye ve İran’da yeni bir Kürt Devleti kurulacak ve bu devletin Akdeniz’e çıkışı sağlanacaktı.

Suriye savaşı ile birlikte demografik bir göç işgali başladı.

Günden güne artıyordu gelenler.

AKP iktidarı bunlara sıcak kucağını açıyordu.

Lokantada yemek yiyip ‘hesabı Tayyibe gönderin’ diye kalkanlar vardı aralarında.

Rusya ile düzelen ilişkiler ise yeni bir darbe girişimine yol açtı.

2016’da NATO/FETÖ darbe girişimi akamete uğratıldı.

Ancak ordumuz büyük yaralar almıştı.

Hain kumpaslarla tasfiye olan yurtsever Kemalist subayların eksikliği hissedilirken, FETÖ işgali ile iyice zayıflayan, ardından onların yerine bu kez başka tarikatların işgaline uğrayan TSK kapatılan okulları ve hastanesiyle en kritik zamanda güçsüz bırakılmıştı.

2016 sonrasında yapılan tek doğru iş, Rusya ve Avrasya güçleriyle yakınlaşmak, İran ile Suriye’de çözüm için çalışmak ve Mavi Vatan ile milli savunma sanayimizin geliştirilmesi oldu.

Tabii bunların tamamı FETÖ tasfiyesiyle geldi.

FETÖ demek ABD’nin içimizdeki elleri demekti.

Ancak ABD’nin de gazıyla geçilen hesap vermeyen Başkanlık sistemi ve liyakatsiz kadrolarla keyfi yönetim, ekonomiyi uçurumun eşiğine getirdi.

2023 seçimlerine 2001’deki ekonomik krizin çok daha ağırıyla gidildi.

Neyse ki muhalefette Kılıçdaroğlu ve içi boşaltılmış yCHP vardı.

“Eski dost” Abdullah Gül, onun ekibi ve okyanus ötesi ilişkileriyle bir 6’lı masa kuruldu ve hoppa Kılıçdaroğlu seçimde muhalefet adayı olarak çıktı.

Sözde Biden tarafından desteklenen Kılıçdaroğlu bir de AKP üzerindeki ABD-Batı damgasını da kaldırdı ve Rusya’ya düşmanlık ilan etti.

Erdoğan o günden sonra mutluydu.

ABD ve İsrail’in en başından beri Batı Asya’daki en ciddi düşmanı İran idi.

İran, Irak ve Suriye’ye benzemiyordu.

8 sene ABD destekli Saddam Irak’ına karşı savaşmış ve yenilmemişti.

Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’de bir direniş hilali kurmuş ABD ve İsrail’e karşı açık savaş veriyordu.

Savunma sanayisini geliştirmiş, 4 bin kolimetreye varan balistik füzeler üretmeye başlamış ve hatta atom bombası üretimine de yaklaşmıştı.

Başından beri heybedeki turbun büyüğü İran idi.

Son olarak Ukrayna’da Rusya’ya verdiği destek ve Çin’in orta koridorunun, Rusya’nın ise güney kuzey koridorunun ana geçiş noktası olması ile de İran stratejik bir hedef idi.

Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin İran’a karşı savaştırılması projesi de suya düşmüştü.

İki sebepten; birincisi Hürmüz Boğazı’nın kapanması demek dünyada felaket bir petrol krizi demektir.

İkincisi de Suudi Arabistan ve BAE artık ABD tarafında yer almıyor.

İran ile savaşmak için yeni bir Saddam Irak’ı lazım.

Azerbaycan Ermenistan savaşı ile başlayan hikaye, Afganistan’dan katar katar gelen eski Afgan ordusu askerleriyle gelişiyor.

Bu askerler sistematik biçimde geliyor.

Son kabine değişiminde Batı’ya dönük Mehmet Şimşek gibi isimler yeniden ekonominin başına getirildi.

AKP’nin sıcak paraya olan ihtiyacı bir eroinmanın eroine olan ihtiyacından daha fazla.

İşte şimdi yeniden başlıyoruz; Kemal Derviş ile başlayan ve Ali Babacan ile devam eden mutemet dönemi Şimşek ile yeni bir aşamaya giriyor.

Bu kez para karşılığında istenen şey Irak değil İran ama.

Seçim sonrası alınan NATOsal kararlar (Kosova’ya asker gönderilmesi, NATO deniz komutasının devralınması, pek kimsenin fark etmediği ABD füze savunma karargahının Türkiye’de açılması gibi gelişmeler) dikkat çekici.

Benim en büyük korkum da bu.

Türkiye’nin Ukrayna gibi vekil güç olarak kullanılması yani.

İran başkasına benzemez, ayrıca arkasında Rusya ve Çin de var.

Karadeniz’de Rusya ile de bozulacak ilişkiler, hatta düşmanlık da cabası.

İran konusundaki şüphelerimi artıran en önemli unsur ise -Suriye sınırımızdaki mayınların savaş öncesi temizlenmesi gibi- İran sınırında da mayın temizliği yapılması oldu.

2021’den itibaren İran sınırına duvar örülürken, bir taraftan da başta Van-İran sınırı olmak üzere mayınlar temizlendi.

Bu sınırlardan her gün binlerce Afgan ve Paki ellerini kollarını sallaya sallaya geçiyorlar, bazılar uçaklarla Denizli Çardak havaalanına getiriliyor. Kampların olduğu söyleniyor.

Azerbaycan ile İsrail ilişkileri hiç olmadığı kadar yüksek seviyeye taşındı.

Azerbaycan ile İran ilişkileri ise düşmanlık boyutunda bugün.

13 milyona varan sığınmacı ve kaçak göçmenler olası bir savaşta piyon olarak mı kullanılacak Suriye’deki gibi?

İran’a karşı ABD cephesinde yer almazsak neyle tehdit ediliyoruz?

Ekonomik çöküşle birlikte gelen iç karışıklıklar mı?

Yoksa göçmenlerin çıkardığı iç karışıklık sonrası Güneydoğu’da bir PKK ayaklanması ve ABD desteğiyle kurulacak bir Kürt Devleti mi?

Oysa 2002’de terör sıfırlanmıştı.

Bugün terör sınırlarımızda devletleşme aşamasında.

ABD ‘plana hep sadık’ kaldı!

Bakınız, 2007’de eski ABD’li General Wesley Clark ne diyordu: “11 Eylül saldırılarından (2001) on gün sonra üst düzey bir Pentagon Generali bana aynen şöyle demişti: Beş yıl içinde Irak’tan başlayarak Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan ve son olarak da İran’ı bitirerek yedi ülkeyi haledeceğiz.”

Bu sözlerin üzerinden 22 yıl geçti ve artık ABD’nin son hedefi İran değil Çin, ve bu yolda Orta Asya ülkeleri ve Türkiye de var.

ABD, Çin ile Batı bağlarını kopartmak için önce Ukrayna savaşını başlattı şimdi de Orta Asya’da savaş ve kargaşalık peşinde.

Ülkemize yönelen göç dalgasını, geçtiğimiz senelerdeki Kazakistan kalkışmasını, son Taliban-İran çatışması ve Kırgızistan’daki son darbe girişimini ve bizdeki son kabine değişikliklerini böyle okumak lazım.

(*) Elector’lar (Seçtirenler) denilen Amerikan ekipleri kritik ülkelerdeki seçimlere müdahale ederek istenen sonuçların çıkmasını sağlayan özel bir istihbarat, siyasetçi, akademisyen ve halkla ilişkiler organizasyonudur.

QOSHE - Bu kez İran mı? - Hüseyin Vodinalı
menu_open
Columnists Actual . Favourites . Archive
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Bu kez İran mı?

28 1
05.06.2023

AKP tarihçesini hatırlayın.

1997’de 28 Şubat vardı, 1999’da Apo yakalandı, aynı yıl deprem oldu, 2001’de 11 Eylül olayı oldu, ABD Irak’a girmeye karar verdi ve aynı yıl bizde ekonomik kriz çıktı.

Ankara’ya gelen Dick Cheney ve Paul Wolfowitz, Ecevit’i tehdit etti: Irak konusunda yardımcı olun yoksa sizi sileriz!

O esnada Erbakan’dan ayrılan “ılımlı İslamcı” ekip, ABD ve İsrail’in de teşvikleriyle AKP’yi kurdu.

2002 seçimlerinde tam bir seçim mühendisliğiyle üç merkez sağ parti baraj altı kaldı.

AKP yüzde 34 ile tek başına iktidar oldu.

CHP ana muhalefetti, Baykal yasaklı Erdoğan’ın önünü açtı.

2003’te asıl mevzuya gelindi.

ABD’nin Irak işgali yani.

Tüm bu Amerikalı “Elector” (*) ekibin işleri bu operasyon üzerine kuruluydu.

Türkiye’den açılacak bir cephe ile Irak, hem güneyden hem kuzeyden işgal edilecekti.

Fakat CHP’de başını Kemal Anadol’un çektiği Kemalist ekip, tezkereye karşı büyük ve onurlu bir mücadele verdi.

Ve kaderin bir cilvesi midir yoksa Kemalist Türkiye’nin son bir refleksi miydi bilemem ama tezkere geçemedi.

ABD Başkanı Bush ve yardımcısı Dick Cheney büyük hayal kırıklığına uğramıştı, köpürmüşlerdi hatta.

Halbuki dönemin ekonomi bakanı Ali Babacan, “ilk bombalar düştüğünde milyar dolarlar kasamıza girecek” diye ellerini ovuşturuyordu.

Erdoğan ise Amerikan askerleri için duacı olduklarını söylüyordu.

ABD, tezkerenin geçmemesinde rolü olan başta askerler olmak üzere siyasetçi ve tüm kesimleri not etti.

AKP ise elinden geleni yaparak tezkere kazasını telafi etti.

Süleymaniye’de kafasına çuval geçirilen askerlere tepkisiz kalındı: Müzik notası mı bu? denildi.

Sonra Kıbrıs’ta verilmek istenen büyük tavizler, Allah’tan Rumların salaklığı sayesinde geri tepti.

Daha sonra bunlara, CIA maşası FETÖ eliyle Ergenekon/Balyoz kumpasları yapılacaktı.

Başta ekonomik tavizler olmak üzere neoliberal hegemonyanın bir dediği iki edilmedi.

Bu aynı zamanda BOP Eşbaşkanı da olan AKP iktidarının ilk perdesiydi.

2002-2010 arası diyebiliriz bu ilk döneme.

Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesiyle birlikte 2010’da yeni bir dönem başladı.

BOP’ta yeni hedef Suriye idi.

Bunun için önce tezkerede kaza yaptıran Deniz Baykal, Batı ve iktidar ile çok “uyumlu” bir isimle değiştirilecekti.

Yine FETÖ devreye girdi, Baykal’a bir kaset kumpası düzenlendi ve istifa ettirildi.

2008’de ilk kez ABD’li think tank kuruluşu Silk Road Institute’un raporunda CHP Genel Başkanlığı için adı geçirilen Kemal Kılıçdaroğlu alayı valayla başa getirildi.

Neocon Hillary’nin “çak” arkadaşı Davutoğlu da ABD’den gelen taleplerle bu operasyon için başbakan yapıldı.

Sonra bir anda, Suriye ile gül gibi olan ilişkiler bozuluverdi.

Arap Baharı denilen İhvancı bir süreç başladı.

Tabii bu arada Libya’yı da unutmamak lazım.

Batı’nın düşmanı, Türkiye gibi mazlum milletlerin dostu Libya lideri Kaddafi’nin öldürülmesi için NATO devreye sokuldu.

“NATO’nun ne işi var Libya’da” diyen Erdoğan bir anda değişti ve savaş gemilerini gönderiverdi.

Sonra bu Libya’daki militanlar Türkiye’ye taşındı.

Sadece onlar değil, Çeçenler, Uygurlar bile taşınarak Suriye’ye sokuldu ve ABD-İsrail tarafından başlatılan iç savaşta kullanıldı.

2010-2015 arası da Suriye dönemi olarak........

© Veryansın TV


Get it on Google Play