We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

2020’de bizi nelerin beklediği 2019’dan bellidir

3 8 0
11.01.2020

Çok uzun bir değerlendirme olacağını biliyorum. Ancak fotoğrafın bütün parçalarına birlikte bakma mecburiyeti vardır. Aksi takdirde olan bitenin tamamını bir arada anlayabilmek çok zor olmaktadır. Dolayısıyla sabrınızı rica ediyorum.

***

Millî Stratejik Araştırma Kurulu (MİSAK)’taki yazılarıma 28 Kasım 2017’de “Yönetenlerin Yönetemez hâle Geldiği Ülke: Türkiye” ile başlamıştım. Yazının yayımlandığı tarihte daha Zeytin Dalı Harekâtı yapılmamıştı. 22 Kasım 2017’de Soçi’de yapılan üçlü (Türkiye, Rusya ve İran) Liderler Zirvesi sonuç bildirgesi üzerinden analiz yaparak:

“Mayıs 2017’de yürürlüğe giren Suriye’de Gerilimi Azaltma Bölgeleri Anlaşması çerçevesinde, muhtemelen Fırat’ın doğusundaki bir Kürt yönetimine karşılık, Fırat Kalkanı ile elde tutulan bölgede kurulacak bir Müslüman Kardeşler yönetiminin pazarlığı hissedilmektedir. Böyle bir oluşuma sığınmacıların gönderilebileceğinin düşünülmüş olması kuvvetle muhtemeldir. Hatta bu şekilde Türk kamuoyunun daha kolay ikna edileceği de düşünülmüş olabilir. Siyasi iktidarın, -özellikle Müslüman coğrafyadaki İhvancı siyaseti de böyle bir mutabakatı kabul etmesini mümkün kılmaktadır.”

Demiş ve “Bu badire atlatılabilir mi? Elbette atlatılır. Ancak ciddi tutarlı ve millî bir siyaset izlemek bunun ilk şartıdır. Peki, bu siyaset nasıl olmalıdır? Bu sorudan evvel ‘bu siyaseti kim oluşturmalı ve yönetmelidir?’” diye sorumuştum.

Cevabı da, ülkemizin,

Şimdiye kadar izlenen ve değişmediği görülen; yanlışlıklarla ve aldanmışlıklarla dolu, ideolojik hedeflerine kilitlenmiş, Türk kimliği ile kavgalı bir yönetim sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Böyle bir yönetim olaylar karşısında, rüzgârda uçuşan yaprak misali, mütemadiyen büyük savrulmalarla sonuçlanmıştır. Böyle bir tercihle bırakın herhangi bir devleti, bu çok önemli bir coğrafyadaki Türkiye gibi binlerce yıllık bir devlet dahi böylesine sık ve sert savrulmalarla yönetilemez.”

durumda olduğu ve kayıt dışı diplomasi yüzünden kolayca taviz verilebilir hâle geldiği tespitini yaparak vermiştim.

2018 yılının değerlendirmesini de 7 Ocak 2019 tarihli 7 Ocak 2019 tarihli “Yönetilemez hâle getirilen devlet: Türkiye başlıklı” yazı ile yapmıştım.

Bu yazıda

“Özellikle dış siyasette yalnızlaşma, Suriye, Kıbrıs, Ege Adalarımız ve Sığınmacılar konularında her geçen gün baskısı artan, daralan bir çemberin içinde sıkışmış vaziyetteyiz. Hukuk, eğitim, demokrasi, ekonomi, huzur, kutuplaşma, sosyal çözülme, yozlaşma, ahlakî bozulma, güvenlik konularında devasa problemlerle karşı karşıyayız.

***

Bütün bunlar Türkiye’nin bir kara devleti hâline gelmesi sonucuna doğru götürmektedir.

20’inci yüzyılda büyük bedeller ödeyerek Sakarya Irmağı kıyısında durdurduğumuz iki yüz yıllık [batı karşındaki] geri çekiliş, 21’inci yüzyılda tekrar başla(tıl)mıştır. Mutlaka durdurulmalıdır.”

Tespitleri vardı.

2018’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi diye isimlendirilen, dünyada bir benzeri olmayan sistemin ilk seçimi yapıldı. Tıpkı 23 Nisan 1920’deki gibi Hacı Bayram Camisi’nde Cuma namazı, İlk Meclis’te konuşma ve Cumhurbaşkanlığı Sarayında dua (hutbe denebilir) ve mehter (kös vurdurma) ile göreve başlandı. Ve Yeni bir Devlet kuruldu denildi. Dua Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş tarafından yapıldı ama ne hikmetse, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar ve İstiklâl Harbi ile 15 Temmuz arasında bu vatan için toprağa düşenlerin adı anılmamıştı. Bir hedefin işaret fişekleriydi. Yeni devlet yapılanması da, binlerce yıllık devlet tecrübesi yokmuş gibi, bir Amerikan Şirketi olan McKinsey firmasına hazırlattırıldığı haberleri hiç yalanlanmadı. Artık devlet tek bir kişi tarafından yönetiliyordu.

Nüfus ve toplum yapımızı bozacak çok büyük bir millî güvenlik tehdidi olan Sığınmacılar meselesi, devlet yapımızı da bozacak hâle getirilmeye başlandı*. Anayasanın dilimizin Türkçe olduğuna dair açık ve kesin hükmüne rağmen, Millî Eğitim Bakanlığınca Suriyeli öğretmenler istihdam edilerek Arapça eğitim verilmeye başlandı. Yine fiilî bir durum oluşturularak iki dilli devlet(miş) gibi davranılıyordu. Bir planın uygulandığını anlaşılmaktaydı. Özellikle sadece, hukukî olarak geçici koruma kapsamında ülkemizde konuk edilen ve sığınmacı adı verilen Suriyelilerden, hakları uluslararası sözleşmelerle bağıtlanmış Mülteci diye bahsedilmesi dikkatsizlikle açıklanamayacak kadar öne çıkıyor. Suriyeliler dışında hiç kimse, Irak ve Suriye Türkmenlerinin adı bile geçmemekte.

Özellikle güney sınırlarımızdaki şehirlerimizin merkezlerindeki Suriyeli Sığınmacıların sayısı Türk nüfusunun % – P’sine kadar yaklaştı. Hatta Kilis’te Suriyeli daha fazla hâle geldi.

Tarihi MÖ 209 yılına kadar giden Türk Ordusu’nun yapısı değiştirildi. Ordu – Millet iken profesyonelleşme denerek farklı bir askerlik sistemine geçildi. Etrafımız ateş çemberiydi ve bu ateşin gittikçe harlanacağı aşikârken, tıpkı Balkan Savaşı öncesindeki gibi asker terhisi edilerek Ordu mevcudu 300 binin altına düşürüldü. Ancak her ne hikmetse sözleşmeli askerlik için başvuranların büyük çoğunluğu fakir ve iş bulamayan Türk çocuklarıydı. Diğerlerinin hem işi vardı hem de bedelli askerlik devamlı hâle getirilmişti. Artık onların anneleri Bedelli Annesi olmakla övünüyorlardı. Benim oğlum büyüyecek paşa olacak ninnisi değişmişti. Zaten Ordu’yu da artık paşalar değil bakanlar yönetmeye başlamıştı.

Bir vatan görevi olan askerlik daha ziyade iş kapısı hâline geldi.

Bu yapı ile Barış Pınarı adı verilen harekât yapıldı. Ancak önce Amerika sonra Rusya ile anlaşmaya varılarak durduruldu. Her iki anlaşmanın ortak yanlarından birisi, muhataplarımızın PKK PYD’yi terörist olarak tanımadığına imza atmamız oldu. Hoş, Rusya daha önceki Astana sürecinde varılan mutabakatlarda bunu teyit etmiş, ABD de bu teröristler için ortağımız açıklamasını yapmıştı zaten. Ama biz mutabakatlardan hemen sonra teröristlerle görüşme masasına oturan ABD ve Rusya’ya sitem etmekten geri durmadık.

Uluslararası ilişkilerde tarihte ender görülen şekilde aşağılayıcı bir mektuba muhatap olduk. ABD bize yolladığı mektuba teröristlerin kendilerine yazdığı mektubu da eklemişti. Önce mektubu çöpe attığımızı söyledik. Ama Erdoğan, ABD seyahatinde, çöpteki mektubu (ABD) Başkan’a takdim(!) etti.”

Doğu Akdeniz’de bizi denize çıkılamaz hâle getirilecek ittifaklar kuruluyordu. Doğru bir adım atıldı ve Libya ile deniz yetki alanlarının belirlenmesi için anlaşma yapıldı. Daha önce hiçbir uyarıya kulak asılmazken, bizi karaya hapsetme oyununun bozulduğuna dair açıklamalar duyuldu. Doğruydu ancak oldukça geç kalınmıştı. Dış politikadaki yalnızlık daha büyük riskleri de........

© Veryansın TV