2025’in küresel jeopolitik muhasebesi |
Cem Gürdeniz yazdı…
2025, sadece son on yılların değil belki de yüzyılların jeopolitik tektonik değişimlerinin meydana geldiği bir yıl oldu. Çok kutuplu dünya artık oluştu. Amerikan Barışı dönemi resmen sona erdi. Şimdi sorulması gereken soru, dünyanın nasıl şekilleneceğidir. Yönetilen bir geçiş mi yaşanacaktır, yoksa kontrolsüz bir sertleşme mi? 2025, çok kutupluluğun “yumuşak geçişle” değil; çatışmalı, düzensiz ve tehlikeli biçimde doğduğunu göstermiştir. ABD, bu geçişi yönetmek yerine engellemeye çalışmakta; bu da daha fazla kriz üretmektedir. Ukrayna savaşı, Tayvan gerilimi ve deniz ticaret hatlarındaki kırılganlıklar bu sürecin yansımalarıdır. Yeni düzen, henüz kurumsallaşmamış; fakat eski düzenin meşruiyetini tamamen yitirdiği açıktır. 2025, bu ara dönemin en sert yılı olmuştur. 2025, batı hakimiyetinin ve onun en son temsilcisi olan Amerikan Barışı’nın (Pax Americana) retorik olarak değil, fiilen gerilediği ve pek çok alanda çöktüğü yıl olarak tarihe geçmiştir. Pax Americana artık geleceğe dair bir vaatte bulunamamaktadır. Düzen kurma kapasitesini yitirmiş, krizleri yönetemez hâle gelmiş ve meşruiyetini kaybetmiş bir gücün adı, tarihsel olarak “barış” ile yan yana anılamaz. Dünya, bu tarihten itibaren Amerikan merkezli bir barış düzeninden değil; çok merkezli, sert, belirsiz ve geçiş hâlindeki bir güç mücadelesi çağından söz etmektedir. Bu çağda denizler, ticaret yolları, enerji hatları ve hukuk, yeniden tanımlanmakta; eski düzenin enkazı üzerinde yeni dengeler şekillenmektedir. 2025, işte bu nedenle, yalnızca Amerikan Barışı’nın sonu değil; küresel düzenin çıplak gerçeğinin açığa çıktığı yıldır.
Güç geçişleri tarihte hiçbir zaman sakin ve istikrarlı süreçler olmamıştır. Mevcut hegemon geçişi geciktirmek ve önlemek için gayret sarf etmiştir. Bugün de ABD, gerileyen konumunu kabullenmek ve yeni güç merkezleriyle paylaşım zemini aramak yerine, statükoyu zor yoluyla koruma refleksine saplanmıştır. Bu tercih, çok kutupluluğu yavaşlatmamış; aksine daha sert, daha kırılgan ve daha kontrolsüz hâle getirmiştir. Bu bağlamda Ukrayna savaşı, yalnızca bölgesel bir çatışma değil; eski düzenin kendini savunma biçiminin laboratuvarıdır. NATO’nun genişleme stratejisi, Rusya’yı çevreleme politikası ve vekâlet savaşı modeli, ABD’nin çok kutupluluğa verdiği tepkinin özünü yansıtmaktadır. Ancak bu savaş, beklenenin aksine, Batı’nın mutlak üstünlüğünü değil; yaptırımların sınırlılığını, askeri-endüstriyel kapasite farklarını ve küresel desteğin parçalanmışlığını ortaya koymuştur. Ukrayna cephesi hegemonik caydırıcılığın sınırlarını ifşa etmiştir. ABD Aralık 2025 başında yayınladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi (NSS 25) ile Avrupa güvenliğinden çekildiğini açıkça ilan etmiş, Avrupa’yı Ukrayna krizi ile baş başa bırakmıştır. Avrupa’da devrimsel değişikliğe sebep olan bu manevra sonucu küresel finans kapitalin sonsuz savaşlar paradigmasına sadık kalan Avrupa, savunma harcamalarını astronomik boyutlarda artırmak ve Rusya ile uzun yıllar sürecek düşmanlık sürecini yoğunlaştırmak seçeneğine yönelmiştir. Fransa, İngiltere ve Almanya’nın başını çektiği bu grubun ortak özelliği liderlerinin halklarına rağmen Rusya ile bir savaşı adeta teşvik etmelerdir. Benzer biçimde Tayvan gerilimi, Asya-Pasifik’teki güç geçişinin ne kadar kırılgan bir zeminde ilerlediğini göstermektedir. Burada yaşanan, bir adanın statüsü üzerinden yürüyen klasik bir egemenlik tartışması değildir. Tayvan, ABD’nin Çin’i çevreleme stratejisinin ileri karakolu hâline getirilmiş; bölgesel bir denge unsuru olmaktan çıkarılmıştır. Bu durum, askeri gerilimi kalıcılaştırırken, deniz ticaretinin kalbi olan Batı Pasifik’i küresel ekonomi için sürekli bir risk alanına dönüştürmektedir. Deniz ticaret hatlarındaki kırılganlıklar ise çok kutuplu düzenin en somut ve en tehlikeli yansımalarından biridir. Kızıldeniz, Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Malakka Boğazı gibi stratejik geçitler, artık küresel sistemin güvenli omurgası olmaktan çıkmış; jeopolitik baskı ve askeri meydan okuma alanlarına dönüşmüştür. Bu kapsamda Arktik Okyanusunda Rusya’nın kontrolündeki Kuzey Deniz Rotasının (NSR) yıl boyu ulaşıma açılması son 500 yılda ilk kez kolektif batı dünyası kontrolü dışında bir deniz ulaştırma rotasının önlenemez mevcudiyetini ortaya çıkarmıştır. Bu dönemde denizler, birleştirici olmaktan çok ayrıştırıcı bir rol üstlenmeye başlamıştır. Bu durum, küresel ticaretin, enerji arzının ve gıda güvenliğinin aynı anda tehdit altında olduğu anlamına gelmektedir. Yeni düzen henüz kurumsallaşmamıştır. Çok kutupluluk, hâlâ akışkan, belirsiz ve çoğu zaman çelişkili bir yapı sergilemektedir. Yeni güç merkezleri arasında kalıcı normlar, bağlayıcı kurallar ve kriz yönetim mekanizmaları henüz oluşmamıştır. Buna karşın eski düzenin meşruiyetini tamamen yitirdiği artık inkâr edilemez bir gerçektir. “Kural temelli düzen” söylemi, sahadaki uygulamalarla arasındaki uçurum nedeniyle anlamını yitirmiş; kurallar, yalnızca güçlülerin işine geldiği ölçüde hatırlanan araçlara dönüşmüştür. 2025’i bu nedenle bir “ara dönem” olarak tanımlamak mümkündür. Ancak bu, sıradan bir geçiş yılı değildir. 2025, bu ara dönemin en sert, en riskli ve en öğretici yılı olmuştur. Eski düzen fiilen çökerken, yeni düzen henüz doğum sancıları içindedir. Bu boşluk, çatışmalarla, krizlerle ve beklenmedik kırılmalarla dolmaktadır. Tarihsel olarak bu tür dönemler, en fazla hatanın yapıldığı; fakat aynı zamanda en kalıcı sonuçların üretildiği dönemlerdir.
2025, Amerikan Barışı’nın (Pax Americana) çöküşü ani, tekil ve dramatik bir askerî yenilginin sonucu değildir. Aksine, uzun süredir biriken yapısal zaafların eşzamanlı olarak görünür hâle gelmesiyle ortaya çıkan, çok katmanlı ve geri döndürülemez bir çözülmenin ürünüdür. Ahlaki meşruiyetin kaybı, deniz gücünün caydırıcılık niteliğini yitirmesi, borç ve finansal manipülasyon üzerine kurulu ekonomik düzenin sürdürülemezliği ve müttefikler nezdinde yaşanan derin güven erozyonu bu çözülmenin ana sütunlarını oluşturmaktadır. Bu çöküşte en büyük rolü oynayan faktörlerin başında şüphesiz İsrail Jeopolitiği ile Anglo-Siyonizm önemli rol oynamıştır. ABD, artık düzen kuran, norm üreten ve istikrar sağlayan bir hegemon değildir. Bugün Washington’un elinde kalan tek araç; tehdit, yaptırım, ikincil yaptırım ve zorlayıcı baskıdır. Bu araçlar ise düzen üretmez; yalnızca kriz üretir, çatışmayı derinleştirir ve karşı bloklaşmaları hızlandırır. Diğer bir deyişle Pax Americana’nın özünü oluşturan “rıza yoluyla liderlik” yerini, açık zorlamaya ve korku üretimine bırakmıştır. Bu da bir hegemonya biçimi değil, hegemonya sonrası kontrolsüz bir savrulmadır. İran, Venezuela, Gazze ve Lübnan’da yaşananlar, ABD’nin on yıllardır dillendirdiği “kural temelli uluslararası düzen” söylemini kendi elleriyle geçersiz kıldığı tarihsel bir kırılma noktası olmuştur. ABD ile İran arasında Umman’da görüşmeler devam ederken İsrail’in İran’a veya Katar/Doha’da ABD ile Hamas görüşmeleri başlamaya hazırken Amerikan ve İngiliz hava savunma koruması altındaki Doha’da Hamas heyetine saldırması ABD’nin itibarını yerle bir emiştir. Karayipler Denizinde, Venezuela ve Kolombiya’ya ait tekneleri uluslararası deniz hukuku ile silahlı çatışma hukuku kuralları dışında sorgusuz sualsiz batıran ya da savaş zamanı uygulaması olan ablukayı terörle mücadele kılıfı ile Venezuela tankerlerine karşı uygulayan Amerikan Donanması meşruiyetine ciddi zarar vermiştir. 2025 boyunca uluslararası hukukun, sivillerin korunmasının ve orantılılık ilkesinin açık biçimde yok sayılması, Washington’un hukuku evrensel bir norm olarak değil; yalnızca kendi çıkarlarını meşrulaştıran araçsal ve seçici bir enstrüman olarak gördüğünü küresel çoğunluğun gözleri önüne sermiştir. Bu noktadan sonra “çifte standart” kavramı dahi yetersiz kalmakta; ortaya çıkan tablo, doğrudan norm yıkımıdır. 2025 itibarıyla ABD, arabulucu olma kapasitesini de fiilen kaybetmiştir. Taraflardan biri hâline gelmiş, hatta çoğu durumda çatışmanın bizzat mimarı ve sürdürücüsü konumuna düşmüştür. Ahlaki üstünlük iddiası çökmüş; “demokrasi”, “insan hakları” ve “özgürlük” söylemleri, sahadaki uygulamalarla arasındaki uçurum nedeniyle inandırıcılığını yitirmiştir. Bu, yalnızca bir imaj kaybı değil; hegemonik düzenin rıza üretme mekanizmasının tamamen işlemez hâle gelmesidir.
2025 yılını tamamlarken dünya jeopolitik değişim/dönüşüm ile tıkanan neo-liberal kapitalist sistemin yeni düzene geçiş hamlelerinin kesişiminde yer alıyor. Jeopolitik perspektifte Sovyetler Birliği’nin dağılması, Washington’da “tarihin sonu” yanılsaması yaratmıştır. Bu yanılsama, hegemonik sınırların artık gereksiz olduğu, askeri gücün tek başına düzen kurabileceği ve karşı koyabilecek hiçbir aktörün kalmadığı varsayımına dayanıyordu. İşte bu noktada ABD, hegemon olmanın gerektirdiği stratejik sabrı ve ölçülülüğü terk ederek, imparatorluk refleksleriyle hareket etmeye başlamıştır. Hegemonya; ikna, cazibe ve dolaylı etkiyle işler. İmparatorluk ise doğrudan güç, zor ve askeri dayatma gerektirir. ABD, Soğuk Savaş sonrasında bu farkı göz ardı etmiş özellikle 11 Eylül 2001 sonrası dönemde neocon–Siyonist stratejik ortaklık üzerinden imparatorluğun bitmeyen savaşlar çağını başlatmıştır. Afganistan, Somali, Sudan, Irak, Libya, Suriye, Gürcistan ve Ukrayna cepheleri, ABD’nin askeri gücü ile turuncu devrimleri stratejik aklın yerine koyduğunu göstermiştir. Bu tercihler, kısa vadede askeri-endüstriyel kazanç üretmiş; ancak uzun vadede deniz gücü aşınması, bütçe açıkları ve iç siyasi parçalanma yaratmıştır. 2025 itibarıyla ABD, yönetilemeyen bir süper güç görüntüsü vermektedir. Her bir cephede ortak olan unsur; siyasi hedeflerin net olmaması, çıkış stratejisinin bulunmaması ve askeri müdahalenin tek çözüm aracı olarak görülmesidir. Bu yaklaşım, kısa vadede savunma sanayii, özel güvenlik şirketleri ve finansal ağlar için ciddi kazançlar üretmiş olabilir. Ancak devlet aklı açısından bakıldığında, bu savaşların tamamı stratejik kayıptır. Sürekli savaş hâli, ABD bütçesini kronik açıklarla karşı karşıya bırakmış; borçlanma, parasal genişleme ve finansal manipülasyon olağan devlet politikası hâline gelmiştir. Unutulmamalıdır ki hegemonya, mali sürdürülebilirlik ister; imparatorluk ise borçla yaşar. ABD, bu ikinci yolu seçmiş ve bunun bedelini iç siyasi parçalanma, sınıfsal gerilim ve kurumsal çürüme ile ödemeye başlamıştır. İç politikadaki kutuplaşma, bu stratejik körlüğün doğal sonucudur. Sürekli dış tehdit üreten, kalıcı bir savaş psikolojisiyle yönetilen bir devlet, içeride de birlik üretemez. ABD bugün, askeri olarak güçlü; fakat siyasi olarak bölünmüş, ekonomik olarak kırılgan ve stratejik olarak yönsüz bir süper güç görüntüsü vermektedir. 2025 itibarıyla ortaya çıkan tablo, “yönetilemeyen güç” olgusunun klasik bir örneğidir. Diğer yandan son on yılda yaşanan göçler, pandemi, enflasyon, enerji krizi ve savaşlar çoğu zaman rastlantısal şoklar gibi sunulsa da bu gelişmeler birlikte okunduğunda 20. yüzyılın üretken orta sınıfa dayalı sanayi kapitalizminin gerçekte bir........