2026 Yılında Türkiye’de Eğitimden Beklentiler! |
Yirmi yedi yıllık bir eğitimci olarak, yeni yılın ilk değerlendirmesini eğitim alanı üzerinden yapmak bir tercih değil, bir sorumluluk olarak görüyorum. Soğuk Savaş döneminin disiplinci ve merkeziyetçi eğitim anlayışından, dijital çağın esnek ve çok katmanlı öğrenme ekosistemine uzanan bu uzun yolculukta; eğitim sisteminin yalnızca değiştiğine değil, her değişim karşısında yeniden sınandığına da müşahede ettim. Bu deneyim bana şu cümleyi yazdırıyor; "Dünya'da ve Türkiye’de eğitim, artık sadece bilgi aktaran bir yapı-kanal değil; toplumsal kırılmalar karşısında onarıcı, eşitsizlikler karşısında dengeleyici ve geleceğe dair kolektif umut üreten stratejik bir kamusal alandır".
2026 yılı itibarıyla eğitimden temel beklenti, sistemin mevcut hâliyle eşitsizliği yeniden üreten yapısal zaaflarını aşarak; liyakat, adalet ve kapsayıcılığı kurumsal bir çıktıya dönüştürmesidir. Tv100.com’daki yazılarımızda da sıklıkla vurguladığımız üzere, eğitim bir ayrıcalık alanı değil; sosyal hareketliliği mümkün kılan en güçlü eşitlik mekanizması olmak zorundadır. Dijital dönüşümün hızlandırdığı yapısal kırılmalar, eğitimi artık “idare edilen” değil, stratejik olarak yeniden inşa edilmesi gereken bir alan hâline getirmiştir.
COVID-19 pandemisi, tüm dünyada eğitim alanında sadece geçici bir aksama değil, derin ve kalıcı etkiler üreten bir kırılma yaratmıştır. Özellikle dijital altyapıya erişimde yaşanan eşitsizlikler, dezavantajlı kesimler için ciddi öğrenme kayıplarına ve "öğrenme yoksulluğuna" yol açmış; okul, birçok çocuk için akademik olduğu kadar psikososyal bir destek alanı olmaktan da uzaklaşmıştır. 2026 perspektifinde eğitimden beklenti, bu kayıpları yalnızca teknik bir müfredat hızlandırmasıyla telafi etmek değil; okulun yeniden güvenli bir toplumsal mekân ve fırsat eşitliği üreten kamusal bir kale olarak inşa edilmesidir. Bu süreçte, pandeminin derinleştirdiği sınıfsal uçurumları kapatmak adına, dijital adaleti sağlayan ve her öğrencinin "öğrenme hakkını" teminat altına alan onarıcı bir pedagojiye geçilmesi hayatidir.
Bu bağlamda okul, sadece soyut bilgilerin aktarıldığı soğuk bir bina değil; öğrencinin duygusal iyilik hâlinin (well-being) korunduğu, sosyal sermaye kazandığı ve sınıfsal farklılıkların okul kapısında askıya alındığı bir toplumsal bütünleşme merkezidir. 2026 Türkiye’sinde eğitim politikaları, öğrenme yoksulluğunu gidermek için "akademik telafi" ile "sosyal onarımı" eşzamanlı yürütmek zorundadır. Okulların sadece sınav başarılarıyla değil, öğrencilerine sundukları psikososyal destek kapasitesi ve yarattıkları aidiyet duygusuyla değerlendirildiği bir model, toplumsal dayanıklılığımızın (resilience) anahtarı olacaktır. Eğitimin bu kapsayıcı ve iyileştirici rolü tesis edilmeden, dijitalleşmenin veya müfredat reformlarının tek başına toplumsal refah üretmesi mümkün görünmemektedir.
Okul Öncesi Eğitim: Eşitsizlikle Mücadelenin Başlangıç Noktası ve Zorunlu Eğitim Eşiği
2026 yılı itibarıyla Türkiye’de eğitim sisteminin en kritik yapısal ihtiyacı, okul öncesi eğitimin tüm çocuklar için zorunlu hâle getirilmesidir. Okul öncesi eğitim artık........