İşte o rapor Helikopterin beynini sökenlerle, Erdoğan'ı öldürmek isteyen askerler aynı kişiler çıktı

Şaşırmaya bile vaktimizin olmadığı bir yüzyıldan geçiyoruz.  Aldığım bilgilere göre devlet kayıtlarına geçen raporda akılla izahı mümkün olmayan gelişmeler yaşanmış.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatını kaybettiği helikopter kazasında dikkat çekici ve çarpıcı bir çok detay var.

Helikopterin “beyni” olarak nitelendirilen Argus 5000 CE ve SKYMAP IIIC cihazlarını kazadan önce söken askerler, resmi kayıtlarda şaşırtıcı bir şekilde delil karartmakla değil, hırsızlık suçuyla yargılanmışlar. Ve bu askerler 15 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı öldürmek için Marmaris’e giden askerler! 

Oysa bu donanım, helikopterin uçuş bilgilerinin tamamını muhafaza ediyordu: Hangi noktalar arasında uçtuğu, irtifa değişimleri, hızı ve rotası gibi kritik veriler cihazda kayıt altındaydı. Yani söz konusu cihazlar, kazanın nasıl gerçekleştiğine dair en somut delillerin saklandığı ve değerlendirilmesi gereken ekipmandı. Dahası, aynı asker grubunun, 15 Temmuz Darbe Girişimi gecesi Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef almak üzere Marmaris’e giden ekibin içinde olduğu belirlenmiş. Yani, geçmişte kritik bir kazada görev almış bir grup, yıllar sonra Türkiye’nin en dramatik darbe girişiminde doğrudan aktif rol üstlenmiş.

Bu durum, sadece geçmişin karanlık noktalarını aydınlatmakla kalmıyor; aynı zamanda Türkiye’nin güvenlik, istihbarat ve hukuk mekanizmalarının sınırlarını da ortaya koyuyor. Devlet kayıtları, olayları olduğu gibi belgelemekle kalmıyor; ihmal, yetersizlik veya yanlış değerlendirmelerin tarih sahnesinde nasıl yankı bulduğunu da gözler önüne seriyor.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun kaybı ve 15 Temmuz FETÖ kalkışması Türkiye’nin tarihsel hafızasında yalnızca bir siyasetçiye veya bir darbe girişimine dair değil; aynı zamanda güvenlik ve denetim mekanizmalarının etkinliği ve zafiyetleri üzerine de ders niteliği taşıyor. 

MUHALEFET BÜYÜDÜKÇE DAĞILIYOR, İKTİDAR AZALDIKÇA ÇOĞALIYOR!

Muhalefetin “Türkiye’yi yönetebilir mi?” sorusu, artık sadece bir kapasite tartışması değil; seçmenin güven, istikrar ve risk algısının kesiştiği bir sınav haline geldi. 

Bu sorunun altında ezilmekten ziyade, henüz bu soruya ikna edici ve bütünlüklü bir cevap üretilemediği görülüyor. Sonuçlar bu yüzden muhalefet açısından tatmin edici değil.

Ancak tablo tek taraflı okunamaz. İktidar cephesinde de farklı bir gerilim hattı oluşmuş durumda. Bir yanda “istikrarı bozmama” refleksiyle iktidarı destekleyen kitle, diğer yanda ekonomik ve sosyal maliyetler nedeniyle hesap sormaya hazırlanan bir seçmen profili var. Bu durum, ilk bakışta çelişki gibi görünse de aslında Türkiye’nin siyasi hafızasında sıkça rastlanan bir seçmen davranışıdır: Aynı anda hem sahiplenmek hem sorgulamak.

İktidarın geçmiş performansı da bu ikili duyguyu besliyor. Güvenlikten turizme kadar elde edilen somut başarılar, zaman zaman yapılan stratejik hatalarla gölgelenebiliyor. Bu hataları tek tek saymak yerine şunu görmek daha önemli: Buna rağmen iktidarın hâlâ kendini yenileyebilme ve seçmen nezdinde karşılık bulabilme potansiyeli taşıması, başlı başına siyaset bilimi açısından incelenmesi gereken bir olgu. Muhalefet tarafında ise başka bir paradoks var. 

Dağınık görüntü, aslında seçmenin müdahalesiyle toparlanabilecek bir zemin sunuyor. Türkiye’de seçmen, gerektiğinde siyasi aktörlere yön verme kapasitesine sahip olduğunu defalarca gösterdi. Fakat sorun şu ki; seçmen toparladıkça muhalefetin yeniden dağılma eğilimi, adeta kronik bir refleks haline gelmiş durumda. Bu da güven inşasını sürekli erteleyen bir kısır döngü yaratıyor.

İktidarın iç yapısına bakıldığında ise güç bloklarının belirginleştiği bir dönemden geçiliyor. Bu bloklar, Recep Tayyip Erdoğan’ın varlığı ve siyasi ağırlığı nedeniyle açık bir çatışmaya dönüşmese de, varlıkları hem iktidar içinde hem de genel siyasi dengede bir belirsizlik alanı oluşturuyor. Bu durum, karar alma süreçlerinden politika üretimine kadar birçok başlıkta “görünmeyen rekabetler” doğuruyor.

Sonuç olarak Türkiye siyaseti şu anda üç katmanlı bir denklem içinde ilerliyor: Seçmenin hem güvenmek hem hesap sormak isteyen çift yönlü psikolojisi, İktidarın başarı-hata dengesinde salınan performansı.

Muhalefetin toparlanma potansiyeline rağmen süreklilik sorunu. Bu denklemde kazananı belirleyecek olan şey, klasik söylemler değil; güven veren kadrolar, tutarlı politikalar ve en önemlisi kriz anlarında sergilenen yönetme becerisi olacak. Türkiye’de seçmen, sandıkta sadece vaadi değil, o vaadin arkasındaki iradeyi ve ciddiyeti tartmaya her zamankinden daha hazır görünüyor.

Başka bir tanımla..  Muhalefet büyüdükçe parçalanan bir yapı sergiliyor; iktidar ise daraldıkça kenetlenip çoğalma refleksi gösteriyor. Biri hacimle zayıflıyor, diğeri güçle güçleniyor. Müthiş paradoks! 

Ne geceler yaktık seninle öyle Üflesen sönmez tutuştuk bi kere Gel fenayım halim çok acele Ateşim nasıl söner sen onu söyle

Volkan gibi alevin bana nafile İçim buz, erimez hemen öyle Felaket bir aşk yaşadık seninle Bu sevda nasıl biter sen onu söyle

Efkarım yatak döşek Kim bilecek, kim gelecek Beni bu hale koyan Bir sen... Bir de felek...

Kalbim lavlara attı beni Yanarken dondurdu beni Kül edip savurdu beni Bir sen.. Bir de felek...

Gel yarim sevdam acele Sar beni dumanla, közle Göremezsem yüzünü ona söyle Bin kere kandım ben bile bile

Efkarım yatak döşek Kim bilecek, kim gelecek Beni bu hale koyan Bir sen... Bir de felek...

VELHASIL: Hakikat öksüz. T.A. 


© Turktime