Şehre feda edilen köy: Tek parti devrinde Anadolu’da Hayat |
* “Cumhuriyet kurulduğunda köylü perişandı, okuma yazma bilen yoktu, evlerde hela yoktu” gibi sözler, inkılap yobazlarının propagandasından ibarettir.
* Çarıklı köylü, lastik ayakkabıyı (deri değil) 1950’lerde Adnan Menderes sayesinde gördü. Gazyağı lükstü. Çıra yakılırdı.
Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye yepyeni bir yola girmişti. Bu yol modernleşmeyi, ilerlemeyi ve çağdaşlaşmayı vadediyordu. Ancak bu değişim rüzgârı, büyük şehirlerin dışına çıktığında bir fırtınaya dönüşüyordu.
Tek parti devrinde Anadolu köylüsünün yaşadığı ekonomik zorluklar, köy ile şehir arasındaki uçurum, sosyal dışlanmışlık ve dinî baskılar, o devrin resmî tarih retoriğinde çoğu zaman geri planda kalmıştır. “Köylü milletin efendisidir” sözü havada kalmıştır. Ama köylerin toprakla yoğrulmuş sessiz dili bu baskıları unutmamıştır.
Eskiden şehirle köy hayatı ve imkânları arasında fazla fark bulunmuyordu. Şehirlerde zaten elektrik, telefon, kanalizasyon yoktu. Su, çeşmelerden evlere taşınıyordu. Sokaklar topraktı. Yiyecekler şehirde daha çeşitli, ama köyde daha boldu. Şehirliler belki biraz daha kibar, evleri belki daha muntazamdı. Şehirli ile köylünün devlet karşısındaki pozisyonu da farklı değildi.
Doğrusu o devirde devlet ile halk arasındaki münasebet mesafeliydi. Devlet, halkı iç ve dış düşmanlara karşı muhafaza eder, aralarındaki ihtilaflarda hakem olur, mukabilinde vergi alırdı. O kadar… Askerlik profesyoneldi. Amme hizmetlerini vakıflar yerine getirirdi. Kimsenin devletten yol, su, elektrik, mektep talebi yoktu. Gölge etmesin, başka ihsan istemezdi. Dünyadaki bütün köyler de köylüler de üç aşağı beş yukarı aynı vaziyetteydi.
Ama XX. asrın ilk çeyreği biterken dünyada vaziyet çok değişti. Türkiye harbden çıkmış, faal nüfus azalmış, memleket yangın yerine dönmüştü. Şehirler de köyler de eskisinden bile geriye gitmişti. Memleketi harbe sürükleyen, milleti 1911-22 arası 11 sene cepheden cepheye sürenler, cumhuriyeti kuran kadronun da ekseriyetini teşkil ediyordu.
Bu şartlarda Anadolu köylüsü devletten bir şeyler beklemeye başladı. Ama partizan elitlere ve sadık burjuvaya dayandığından dolayı rey kaygısı bulunmayan tek parti sistemi için köylünün değeri yoktu.
Kanuni Sultan Süleyman, “Köylü milletin hakiki velinimetidir. Onlar ziraat işinde huzuru ve dinlenmeyi kendilerine haram ederek bizi nimetlerle doyururlar” buyurmuştur. Sonradan bu söz “Köylü milletin efendisidir” şeklinde başkalarına mal edilmiştir.
1607 sayımında imparatorlukta 553.000 şehir, kasaba ve köy bulunduğu anlaşılmıştır. Rumeli ve Anadolu mamur bir hâlde idi. Ekilmeyen topraklar hükûmetçe takip edilirdi. Anadolu’nun refahı hakkında açık bir fikir vermek için, XVI. hatta XVII. asırda bir Türk köylü ailesine Anadolu’da ortalama 8,5 dönüm ekili arazi düştüğünü söylemek kâfidir. Bu rakam 1948’de bir aile için 2,5 dönümdür. Demek ki XVII. asırda köylü, 1948 köylüsüne göre 3,5 kat daha müreffeh idi. Köylü başına isabet eden hayvan sayısı da bugünkünden fazlaydı. (Dr. H. Sadi Selen, 16. ve 17. yüzyıllarda Anadolu’nun köy ve küçük şehir hayatı, III. Üçüncü Türk Tarih Kongresi Zabıtları, 1943, s. 593–598)
Umumiyetle harbden kaçtığı için tımarları elinden alınan çoğu Rafızi Türkmen sipahilerin çıkarttığı Celali isyanları gibi huzursuzluklar sebebiyle nizam bozuldu. Köy, daha az muhafazalı olduğu için asayişin bozulduğu zamanlarda şehirlerden daha fazla zarar gördü.
Hâlbuki Sivas’tan Van’a kadar olan mıntıkada, isyanlardan önce 1000 haneye kadar ulaşan, kasaba büyüklüğünde köyler vardı. Bu köylerde 2-3 tandırlı han büyüklüğünde evler bulunuyordu. İhtilallerden sonra ise nüfusu azalan, hatta tamamen terk edilmiş köyler ortaya çıktı. Bu nüfus şehirlere göçtü.
“Cumhuriyet kurulduğunda köylü perişandı, okuma yazma bilen yoktu, evlerde hela yoktu” gibi sözler, inkılap yobazlarının propagandasından ibarettir. Ellerinde ciddi istatistik varmış gibi tekrarladıkları bir teranedir. Tek kaynakları, rejim dalkavuğu romancı ve hikâyecilerdir. Bilhassa 60’lardaki sosyalizm tesiriyle köy ajitasyonu........