Güçlü düşmanla harp etme lüksü

Tarih şunu açıkça söyler: Yersiz öz güven, felaket getirir. Hamaset, hakikati değiştirmez. Zira harbi umumiyetle, haklı olanlar değil, güçlü olanlar kazanır...

Harb, İslâmiyet'te hiçbir zaman başlı başına bir fazilet, bir gösteri yahut bir cesaret müsabakası olarak görülmemiştir. Bir zaruret hâlidir; mecburiyettir. Güçlü düşmanla harb edilip edilmeyeceği meselesi askerî veya siyasî değil, doğrudan ahlâkî ve dinî bir meseledir. Tarih, bu soruya yanlış cevap verenlerin uğradığı felaketlerle doludur.

Tarihte nice devlet ve topluluk, gücünü yanlış ölçmüş, niyetini kudret zannetmiş ve bunun bedelini ağır ödemiştir. Abes itimad-ı nefs, yani yersiz öz güven, çoğu zaman imanın değil, hesapsızlığın mahsulüdür.

Mesela Haçlı Seferleri’nin son safhalarında Memlûkler karşısında defalarca mağlup olan Haçlı orduları, “mukaddes dava” sloganıyla asker toplasalar da lojistik, coğrafya ve mahalli güç dengelerini dikkate almadıkları için ağır kayıplar vermişlerdir.

Aynı şekilde, 1683 II. Viyana Kuşatması’nda Osmanlıların karşı karşıya kaldığı bozgun, sadece askerî bir mağlubiyet değil; siyasi ve stratejik bir ölçüsüzlüğün neticesidir. Ordu güçlüdür ama Avrupa dengeleri artık farklıdır. Müttefikler, ikmal hatları ve zamanlama hesaba katılmamıştır. Sonbaharda sahra toplarıyla Avrupa’nın en güçlü şehrini muhasaraya çıkmak, asırların üstünlüğü ile beslenmiş naif bir gururun eseridir.

Daha yakın tarihte, ideolojik sarhoşlukla girilen pek çok harbin, Müslüman coğrafyalarda nasıl yıkımlar doğurduğu ortadadır. Güçlü düşmana karşı “iman yeter” düşüncesiyle yapılan hesaplar, çoğu zaman imanı da insanı da ziyan etmiştir.

Evet icap ettiğinde dini korumak vecibedir, bu yolda hayatını kaybeden en yüksek dereceye erişir. Ama Kur’ân-ı kerîmde harp, medhedilen bir iş değildir. Aksine, zaruri hâller dışında kaçınılması lazım gelen bir hâl olarak çerçevelenir. “Sulh hayırlıdır” âyeti (Nisa suresi, 128) bunun delilidir. “Gücünüz yettiği kadar düşmana hazırlık yapın” emri (Enfal suresi, 60), sadece silahlanmayı değil; aklı, tedbiri, zamanı ve zemini de şamildir.

Zaferin üç şartı vardır: Zaman, mekân ve imkân... Zamanlamayı iyi yaparsa, lokasyonu (zemini) iyi seçerse ve imkân da iyiyse, zafer muhakkaktır. “Allah’ın askerleri muhakkak galiplerdir” mealindeki âyet-i kerime (Saffat suresi, 173), harbin meşru, levazımın kâfi ve itaatin de tam olduğu şartlar içindir. Tarihte böyle harbler inayet-i rabbaniye ile hep kazanılmıştır.

İslâm fıkhında harp kararı, kuvvet dengesi, cemiyetin maslahatı, neticelerin ağırlığı hesaba katılmadan alınmaz. Bu yüzden “güçlü düşmanla harb etmek” meselesi, şartlara bakar. Haklı olmak yetmez.

Peygamber aleyhisselamın hayatı, meselenin en açık misalidir. Mekke devrinde Müslümanlar işkenceye uğramış, mallarını kaybetmiş, can emniyetleri kalmamıştı. Buna rağmen silahlı mukavemete izin verilmedi, intikam çağrısı yapılmadı, sabır tavsiye edildi.

Bu sabır bir korkaklık değil, stratejik bir ahlâktır. Çünkü Mekke’de harb etmek, sayıca imkânsızdı. Sosyal bünyeyi tamamen yok edebilir ve davayı bitirebilirdi. Bu devir, İslâm tarihinin en öğretici safhalarından biridir. Haklı olmak, güçlü olmak demek değildir. Bu devirde Peygamber bir Müslüman cemiyet teşkiline çalışmıştır.

Hazret-i Peygamber, Müslümanlara zulmeden, ibadetlerini yapmalarına mâni olan güçlü düşmana karşı, silahlı mukavemet yerine, insan haklarına riayet ettiği bilinen Hristiyan bir kralın hüküm sürdüğü Habeşistan’a hicret emri vermiştir. Sonra Medinelilerin Müslüman olup davet etmesi üzerine kalan müminler Medine’ye hicret etmiş, en son kendisi vatanını terk etmiştir.

Hudeybiye Sulhu, İslâm tarihinde belki de en çok yanlış anlaşılan hadisedir. Sahabenin bir kısmı bile bu antlaşmayı “zillet” gibi görerek içten içe rahatsız olmuştur. Hâlbuki Hudeybiye, askerî bir geri adım, siyasi bir kazanç, stratejik bir zaferdir.

Resulullah, o gün harb edebilirdi. Eshabı buna hazırdı. Allah isterse meleklerle ona yardım ederdi. Fakat Mekke henüz alınabilir değildi. Kan dökülmesi kaçınılmazdı. Netice de belirsizdi. O her şeyi sebepler dairesinde yapardı. Peygamberin her işi ümmetine numunedir. Kur’ân-ı kerimde onun için, “üsve-i hasene” yani en güzel örnek ifadesi kullanılır.

Hac niyetiyle Medine’den yola çıkan müminler Mekkeliler tarafından menedildi. Hudeybiye’de yapılan anlaşmaya göre, hac yapmadan Medine’ye geri döndüler. Ayrıca Mekke’den Medine’ye sığınmak isteyen müminler kabul edilmeyecek, ancak Medine’den Mekke’ye sığınanlar kabul edilecekti. Bu çok acıydı.

Antlaşma yapıldı. Kısa zaman sonra İslâm, bir sulh vasatında kolayca yayıldı. Mekke yalnızlaştı. Ama Medine’ye gelemeyen yeni müminler, ayrı bir yerde toplanıp Mekke’yi tazyik edince, Mekkeliler ayağa düşüp anlaşmanın feshini istediler. Fetih neredeyse kansız tahakkuk etti. Bu, tarihte nadir görülen bir derstir. Harb edilmeden kazanılan zafer, harb ederek kazanılandan daha büyüktür.

Mekke’nin fethi ise başka bir ölçüyü gösterir. Bu defa Müslümanlar güçlüdür. Düşman zayıflamıştır. Şartlar olgunlaşmıştır. Fetih tahakkuk etmiş ama, intikam alınmamış, umumi af ilan edilmiş, kan dökülmemiştir. Demek ki mesele sadece “güçlü müyüz, zayıf mıyız?” değildir. Asıl mesele, gücün ne zaman ve nasıl kullanılacağıdır.

Tarih şunu açıkça söyler, yersiz öz güven felaket getirir. Hamasi ifadeler, hakiki gücü artırmaz. İman, aklı devre dışı bırakmaz. Harb etmek bazen caizdir ama her zaman hikmetli değildir. Sulh, çoğu zaman davaya fayda eder.

İslâm’ın harp telakkisi, cesaretle temkini, imanla aklı birlikte düşünür. Güçlü düşmanla harb; ancak, neticeleri hesaplanmışsa, cemiyetin varlığı tehlikeye atılmıyorsa, daha büyük bir yıkıma yol açmıyorsa meşru bir zemine oturur. Aksi hâlde bu, cesaret değil; mesuliyetsizliktir.

“Yaşamak istiyorsak, nefse itimat hasletini kendimizde tesis edelim. Millî gayemizi kan ve ateş içmekte tereddüt etmeyeceğimiz bir kuvvetli iman hâline getirelim” iddiasına karşı Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi der ki:

“Son devirlerde böyle kanlı ve ateşli itimad-ı nefis derslerini pek fazla aldık. Başımızı ne büyük belalara çarptığımızı gördük. Nefse güvenmek böyle delice hareketlere de müsait olur. Nefse itimat yerine, Allaha tevekkül düsturu nazar-ı itibare alınsa idi, o hareketlerden, makul ve meşru olan ince noktalardan hiçbiri ihmal edilmezdi. Çünki Allaha tevekkül etmek için, ahkam-ı ilahiyeye uymak lazımdır. Bu da bütün ince noktalara ehemmiyet verdirir. İslamiyet hem çalışmayı hem de tevekkülü birlikte........

© Türkiye