“Bir Dil Uydurduk, Güneşe Sorduk”: Dil inkılabının hikâyesi

Sadeleştirme hareketi zamanla radikal, hatta gülünç bir hâl aldı. Dil kurultaylarında sadece kelimelerin değil, dillerin menşei sorgulanmaya başlandı. Ortaya atılan "Güneş Dil Teorisi" ile bütün lisanların Türkçeden çıktığı iddia edildi!..

Vaktiyle Osmanlı’dan kalma bir millet vardı. Mazisi parlak, lügati zengin, mazmunu (edebiyatı) derin idi. Fakat bir sabah uyandı ki kelimeleri tasfiye edilmiş, öldürülmüş veya sürgüne gönderilmişti. Ne “kalem” kalmıştı, ne “kelam”, ne “fikir” ne “hikmet”! Yerine “yazgaç”, “söylev”, “us”, “bilgiçlik” gibi, kulağa sanki bir başka yıldızdan fısıldanmış gibi gelen garabetler konmuştu. 1930’lar Türkiye’sinde, lisan inkılabı öyle bir hal almıştı ki, millet bir sabah Türkçe konuşmaya çalışmış, ama Türkçesini unutmuştu.

Cumhuriyet devrinin en köklü ve münakaşalı reformlarından biri olan dil inkılabı, yalnızca alfabe değişikliğiyle sınırlı kalmamış, milletin hafızasına, düşünme şekline ve kültürel hüviyetine doğrudan müdahale eden bir safhaya dönüşmüştür. Gaye, Türkçeyi ecnebi tesirlerden arındırmak ve halkın anlayabileceği sade bir dile ulaşmak olarak sunulsa da; tatbikatta bu işler, maziyle bağların zayıfladığı, kültürel devamlılığın kesintiye uğradığı bir hüviyet krizine zemin hazırlamıştır.

Hâlbuki Fransız yazar A. Brayer, 1836’da neşrettiği İstanbul’da Dokuz Yıl kitabında şöyle diyor: “Türkçe çok mantıklı, çok ahenkli bir dildir. Kısa ve uzun hecelerin karışması kulağa musiki gibi gelir. Sanki bir ilim heyeti tarafından tanzim edilmiş mükemmel bir dildir.”

İlk adımlar

Hikâye 1928’de harf inkılabıyla başlar. Türklerin bin senedir kullandığı Arap alfabesi bir kenara bırakılıp Latin harflerine geçilmişti. Hâlbuki nice âlimler, nice mütefekkirler o harflerle yazmıştı da şikâyetçi değillerdi. Ama yeni rejimin mottosu, “çağdaşlaşma” adı altında Avrupalılara benzemekti.

Harfler Latinleşti, ama sokaktaki halk hâlâ “elif” ile “be” arasında sıkışıp kaldı. O günün çocukları dedelerinin mezar taşını okuyamaz, elindeki tapuları anlayamaz oldu. Maziden kopuş, harflerle başladı. Harf gidince, kelime de gitti; kelime gidince mana da. (Şimdi bazıları, efendim okuryazar mı varmış ki, mezartaşını okusun dese de işin aslı böyle değildir.)

Canlılarda tabii hâl, inkılap (devrim) değil, tekâmül (evrim) olup, lisan da canlıdır, tekâmül eder. Ama bu, kökünden kesilerek yapılmaz. Dil inkılabı adı altında yapılan, bir milletin hafızasına müdahaleye dönüşmüştür. Güneş Dil Teorisi gibi fikirlerle, Türkçeye ilmî ve edebî değil, fantastik bir masal yazılmıştır.

“Divan edebiyatı mı, o da ne?”

22 Mart 1926’da Meclis'te bir dil encümeni teşkil edildi. 12 Temmuz 1932’de zamanın reisicumhurunun direktifiyle Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu) kuruldu. 1932, 1934 ve 1936’da üç Türk Dil Kurultayı Dolmabahçe Sarayı’nda toplandı.

Dilin yabancı kelimelerden arındırılması ve Türkçeleştirilmesi için çalışmalar yürütmeye başladı. Reisicumhur bu meseleye büyük ehemmiyet veriyor, bir lisan mütehassısı olmamasına rağmen, bizzat çalışmalara iştirak ediyordu.

Gaye, Türkçeyi “özgürleştirmek” idi. Gerçekteyse, dil çoraklaştı. Osmanlıca menşeli her kelime düşman bellendi. Lügatten “muvaffakiyet”, “teşekkür”, “hürriyet”, “millet”, “hakikat” gibi köklü kelimeler çıkarılıp yerine “başarı”, “sağol”, “özgürlük”, “ulus”, “gerçek” gibi kelimeler uyduruldu. Dilde sadeleşme değil, düzleştirme yapıldı. Sanki kısa, sathi, derinliği olmayan bir çocuk dili inşa ediliyordu.

Anadili bile değil

Bu yeni kelimeler, güya eski Türkçe metinlerden taranıyor veya halk ağzından derleniyordu. Ama aslında tamamına yakını ya ulus, kurultay, saylav gibi Moğolca, ya da olanak, olası gibi uydurmaydı. Bazısı Frenkçe kelimelerden uydurulmuştu. Hegemonya’dan egemenlik, ekol’den okul, üniversel’den evrensel, gibi. Türkçe’de -sel -sal diye nispet eki olmadığı hâlde, Fransızca tesiriyle dile sokuldu.

Daha vahim bir misal, ceza kanununda milletlerarası mukabili “arsıulusal” kelimesi geçer ki, tamamen Türkçeye zıt uydurulmuştur. Maalesef adı dilciler, Türkçeyi hiç bilmemektedir. Çoğunun anadili bile değildir.

1935’te Çankaya sofrasında, “ticaret”e karşılık aranırken, Falih Rıfkı sıkıntısından önündeki kâğıda bir şeyler karalar. Atatürk ne yaptığını sorar. Gayriihtiyari, te ve cim harfleri yaptığını söyleyince, masaya vurarak, ticaret kelimesinin karşılığı olarak “tecim”i ilan eder, tüccar ise “tecimer” olur. Eskiden Güven Tecimevi gibi tabelalara rastlanırdı. Sonra bu kelime unutuldu. Ama milletin kurtulduğu böyle kelime sayısı azdır.

Sadeleştirme hareketiyle birlikte dildeki Arapça ve Farsça menşeli kelimeler tasfiye edilmeye başlandı. Ecnebi menşeli olanlara dokunulmadı. Esas hedef din yoluyla giren kelimelerin tasfiyesiyle, dinî kültürün de tasfiyesiydi. Yeni kelimeler zamanla yerleşmiş olsa da dilin eski kelime hazinesiyle ifade edilen ince mana ve ruh silinip gitti. Her kelime sadece bir mana değil, aynı zamanda bir tarih ve düşünme tavrıdır. Bu değişikliklerle birlikte sadece kelimeler değil, fikirler de dönüşmüştür.

“Bütün dünya dillerinin kökü........

© Türkiye