İlber Ortaylı’nın ardından...
Tarih, kimileri için tozlu belgelerin sessiz tanıklığı olsa da, bazı müstesna şahsiyetler için nefes alan, terbiye eden ve istikbali mayalayan canlı bir organizmadır. Türk tarihçiliğinin ve entelektüel dünyamızın ufkunda asılı duran o devasa kandil, İlber Ortaylı, artık bu dünyadaki nöbetini tamamlayarak zamanın ötesine, asıl kaynağına rücû etmiştir. Onun gidişi, sadece bir âlimin kaybı değil; koca bir imparatorluk hafızasının, bir medeniyet vakarının ve bin yıllık bir kültür atlasının yaşayan en gür sesinin ebedî bir sükûta bürünmesidir.
O, sadece kitapların arasından konuşan bir âlim değil, bizzat mazinin sesini tarihin içinden süzerek bugüne fısıldayan bir gönül insanıydı… Entelektüel bir kalenin son temsilcisi olarak, bize geçmişin sadece bir masal değil, bugünümüzü kuran bir kimlik olduğunu her fırsatta hatırlattı. Onun gidişiyle, imparatorluk bakiyesi bir zarafetin ve her geçen gün sığlaşan dünyamıza inat yükselen o entelektüel kalenin surlarında telafisi imkânsız bir gedik açılmıştır.
Onun için tarih, tozlu bir müze rafı veya bitmiş bir hikâye değil; her an nefes alan, bizi terbiye eden ve istikbâlimizi kuran canlı bir muallimdi. Cahillik karşısındaki o meşhur ve haklı öfkesi, aslında bir şahsın yetersizliğine değil, koca bir mirasın hoyratça harcanmasına duyduğu estetik isyandı. O, bir milletin kendi öz değerlerine, diline ve mirasına yabancı kalmasını bir vatan kaybı ile eş değer gören, ömrünü bu yabancılaşmayı kırmaya adamış bir kültür........
