Ruhun doyduğu anlar... Üsküdar'da bir lezzet yolculuğu

Üsküdar ve Kuzguncuk’ta İstanbul’un sabahı; Boğaz manzarası, kahve kokuları ve sofraların hafızasıyla karşılanıyor. Kaosla güzelliği bir arada sunan İstanbul, geçmişten geleceğe uzanan lezzet ve anılarla duygusal bir yolculuğa çıkarıyor.

2026 yılının ilk haftalarında gece laciverdi, ufukta turuncuya dönerken... İstanbul’un köprüleri, boğaz, gemiler, martılar ile gün bir kere daha aydınlanıyor. Vapur düdükleri, martı çığlıkları… Martılar ağır çekimde süzülüyor, iskelede bekleyen vapur halatlarını çözüyor ve Kız Kulesi görünüyor. Sabah güneşi İstanbul Boğazı üzerinde bir kere daha parlıyor. Ufukta beliren ilk ışık, yüzyılların aynı ritüelle başlattığı bir günün habercisi. İstanbul geçmişin kokusunu, toprağın serinliğini, eski zamanların hikâyelerini taşır. İstanbul mutfağı da kentin binlerce yıllık hafızasının en berrak aynasıdır, çok kültürlülük, İstanbul sofralarını bir lezzet haritasına dönüştürmüştür.

Hayat; tabiat, tarih ve kültürün kesiştiği bir sahne. Bazen bu sahnenin tam ortasında durup soluklanır ve devam ederiz. Görürüz ki yaşadığımız her gün, aslında binlerce yıllık bir hikâyenin en taze sayfasıdır. Gün daha yeni başlıyor ama hayat çoktan hızını bulmuş. İstanbul, kaosu da güzelliği de aynı anda sunmayı iyi biliyor. Yeni yılın ilk haftasında Üsküdar’ın mistik dokusunda her zaman farklı duygular içerisinde oluyorum. Düşünüyorum da Üsküdar’ın kıyısına vuran dalgalarla uyanmak ne heyecan verici. Kız Kulesi’ne bakarak İstanbul’un binlerce yıllık hikâyesine selam vermek çok güzel. Güne, böyle bir manzarada başlamak, insana hayatın ne kadar hızlı aktığını ama bazen durup bakmanın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyor.

Günlük hayatın koşturmacası içerisinde belki fark etmiyoruz ama her gün mutfakta yaptığımız seçimler ve hangi sofra etrafında toplandığımız, hayat ile kurduğumuz bağın canlı kanıtlarıdır. Bir yemeğin nasıl pişirildiği kadar hangi sofrada, kimlerle, hangi sözlerle paylaşıldığı da çok önemli. Sonrasında Kuzguncuk’ta taşlarla döşeli bir ara sokakta; küçük, karakterli bir kahve mekânında… Bakır cezvelerin şıkırtısı, taze çekilmiş kahve çekirdeklerinin kokusu, cezvede ağır ağır fokurdayan kahve ve arka fonda usul bir İstanbul tınısı. Elimde kahvem… Anlatırken bile mutlu oluyorum. Kavrulmuş kahve kokuları bende geçmişin anılarıyla bir zaman duygusu oluşturuyor. Diğer taraftan her tat hafızalarımızda yazılı sessiz bir cümle gibi sanki. Aslında İstanbul’da kahve yalnızca bir içecek değil, yüzyıllardır bu şehirde kahve hem dostlukların hem de yalnızlığın hatta umudun eşlikçisi olmuş.

Hava soğuk ama........

© Türkiye