ULUSLARARASI HUKUK: GÜCÜN ARACI MI, MEŞRUİYETİN MÜCADELE ALANI MI? |
Güç–Hukuk İlişkisi Üzerine Eleştirel Bir Değerlendirme
Uluslararası hukuk, sıklıkla büyük güçlerin çıkarlarını meşrulaştıran bir araç olarak eleştirilmekte ve bu bağlamda “uluslararası hukuk diye bir şey olmadığı” iddia edilmektedir.
Uluslararası hukuk, tarihsel olarak güç politikalarıyla iç içe gelişmiş bir normatif sistemdir. Bu durum, özellikle emperyal müdahaleler, tek taraflı yaptırımlar ve askeri operasyonlar bağlamında, uluslararası hukukun gerçek bir hukuk olup olmadığı sorusunu gündeme getirmektedir. “Uluslararası hukuk yoktur; hukuk tüfek gücüdür” şeklindeki yaklaşım, bu sorgulamanın en sert ifadesidir.
Bu görüşe göre, uluslararası kurumlar ve hukuk normları, esasen güçlü devletlerin çıkarlarını yansıtan ve onların iradesiyle şekillenen araçlardır. Birleşmiş Milletler, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların II. Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde kurulmuş olması, bu iddiaya dayanak olarak gösterilmektedir.
Ancak bu makale, söz konusu tespitin önemli bir gerçekliğe işaret etmekle birlikte, indirgemeci olduğunu savunmaktadır. Uluslararası hukukun güç ilişkilerinden etkilendiği doğrudur; fakat bu durum, hukukun varlığını ortadan kaldırmaz. Aksine, hukuku çatışmalı, siyasal ve mücadeleye açık bir alan haline getirir.
ULUSLARARASI HUKUK VE GÜÇ: KURAMSAL ÇERÇEVE
Uluslararası hukuk, ulusal hukuktan farklı olarak merkezi bir yasama, yürütme ve zorlayıcı yaptırım mekanizmasına sahip değildir. Bu durum, realizm geleneği içinde uluslararası hukukun ikincil ya da işlevsiz bir alan olarak değerlendirilmesine yol açmıştır. Hans Morgenthau gibi realist düşünürler, uluslararası hukuku büyük ölçüde güç dengelerinin bir yansıması olarak görmüştür.
Ne var ki, hukukun yaptırım kapasitesinin sınırlı olması, onun normatif etkisinin yok olduğu anlamına gelmez. Hukuk, yalnızca zor kullanma değil, davranışları yönlendirme, sınırlandırma ve meşrulaştırma işlevlerine de sahiptir. Bu bağlamda hukuk, çıplak güçten farklı bir düzlemde işler.
Eğer uluslararası hukuk yalnızca “tüfek kuvveti” olsaydı, güçlü devletlerin hukuka atıf yapmasına gerek kalmazdı. Oysa pratikte, en güçlü devletlerin dahi askeri müdahalelerini, yaptırımlarını ve diplomatik hamlelerini hukuki gerekçelerle açıklama ihtiyacı duydukları görülmektedir. Bu durum, hukukun maddi değil ama sembolik ve siyasal bağlayıcılığı olduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla........