Filistin için adalet, dünya için reform
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 22 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma, Filistin meselesi ile uluslararası sistemin işleyişi arasındaki bağı yeniden ortaya koydu. Erdoğan, Filistin Devleti’ni tanımayan ülkelere çağrıda bulunurken Güvenlik Konseyi’nin mevcut yapısını eleştirdi; İsrail üzerindeki baskının artırılmasını istedi. Bu yaklaşım, Türk Dış Politikası’nın insani sorumluluklarla bölgesel istikrarı birlikte değerlendiren çizgisini yansıtıyor. Türkiye açısından mesele, Gazze’de insanların hayatta kalmasını sağlayacak tedbirlerle, aynı felaketin tekrarını önleyecek siyasi düzeni birlikte kurabilmektir.
Konuşmanın dikkatle okunması gereken bir başka yönü, ateşkes ile gerçek barış arasındaki mesafedir. Erdoğan, ateşkese rağmen Gazze’de can kayıplarının sürdüğünü belirterek yeniden inşanın başlaması gerektiğini vurguladı. Buradan çıkan sonuç açıktır: Bir anlaşmanın ilan edilmesi, insanların güvenliğe kavuştuğu anlamına gelmez. Saldırıların durması, yardımın kesintisiz ulaşması ve halkın kendi toprağında geleceğini kurabilmesi gerekir. Diplomatik başarının ölçüsü, imzalanan belgenin gündelik hayatta sağladığı iyileşmedir.
Türkiye’nin Filistin politikasının güçlü bir tarihî zemini bulunuyor. Ankara, 15 Kasım 1988’de ilan edilen Filistin Devleti’ni aynı gün tanıyan ülkeler arasındaydı. Bugün de 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan, bağımsız ve coğrafi bütünlüğe sahip bir Filistin devletini destekliyor. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı’nın çağrısı, Türk diplomasisinin süreklilik taşıyan bir hedefinin ifadesidir. Bu süreklilik, Türkiye’nin meseleye yaklaşımına güvenilirlik kazandırırken önerdiği çözümün çerçevesini de belirginleştiriyor.
Filistin’in daha fazla ülke tarafından tanınması, halkının siyasi haklarını ve uluslararası temsilini güçlendirebilir. Ancak tanıma kararlarının sahada karşılık bulması için devlet kurumlarının işleyebilmesi, ekonomik hayatın canlanması ve toprak bütünlüğünün korunması gerekir. Gazze’nin yeniden inşası da bu siyasi çerçeveyle birlikte düşünülmelidir. Filistinlilerin iradesini dışlayan, onları yaşadıkları topraklardan uzaklaştıran herhangi bir düzenleme, kalıcı barış üretemez. Barışın sahibi, öncelikle o topraklarda yaşayacak insanlardır.
Bu noktada Güvenlik........
