Kafe ekonomisi tuzağı

Zamanın birinde yoksul bir adamın kerpiçten bir evi varmış. Kendi anlayışına göre de inanmış bir adam. Oturup eviyle konuşur, pazarlık eder: “Biliyorum” der, “bir gün yıkılacaksın. Ama ne olur, ben içindeyken bana haber vermeden yıkılma. Ben ölene kadar ayakta dur.”

Zaman geçer, bir gün duvar çatlar, adam orayı sıvar. Bir gün tavan delinir, çamurla o deliği kapatır. Ve bir gün kendisi evde değilken ev yıkılır. Evin enkazına bakıp üzüntülü üzüntülü, “Hani anlaşmıştık seninle, yıkılmayacaktın” diye söylenir.

Fakat komşusu gelip cevabı verir: “Sen” der, “bu ev her ‘yıkılacağım’ dediğinde bir avuç toprakla onun ağzını tıkadın. Çamurla deliği kapattın. Ne zaman alarm verse susturdun. Ve gün geldi, aslında sana haber verdi ama sen anlamadın.”

Bu hikâyeyi neden anlattım? Çünkü bugün Türkiye ekonomisinin duvarlarında da çatlaklar var. Üstelik bu çatlaklar sessiz değil. Çiftçi, sanayici, esnaf, emekli, işçi, dar gelirli söylüyor. Üreten herkes bir şekilde “Bu şartlarda zorlanıyorum” diye bağırıyor. 

Ama korkarım ki biz de kerpiç evin sahibi gibi davranıyoruz. Her çatlağa biraz sıva, her deliğe bir avuç toprak...

FABRİKANIN IŞIĞI SÖNERKEN KAFENİN IŞIĞI YANIYOR

Şimdi çıkın sokağa ve son birkaç yılda kaç yeni kafe, kahve dükkânı ve restoran açıldığına bakın. Sonra sanayi haberlerine bakın. Finansmana erişmekte zorlanan işletmeler, küçülen üretim, kapasite düşüren fabrikalar, işçi çıkarmalar...

Burada kafelere veya hizmet sektörüne karşı olduğum anlaşılmasın. Hizmet sektörü de ekonominin vazgeçilmez parçasıdır. İnsanlar elbette kafe açacak, restoran işletecek, ticaret yapacak. Mesele kafenin açılması değil. Mesele, kafe açmanın fabrika kurmaktan daha cazip hale gelmesidir. Çünkü fabrika kurmak sermaye, teknoloji, mühendis, uzun vadeli finansman ister. Üretim tesisi kurduğunuzda bugünden yarına paranızı geri alamazsınız. Ama yüksek faiz ve belirsizlik ortamında girişimci doğal olarak daha hızlı nakit döndürebileceği alanlara yönelir. O zaman ekonominin yapısı yavaş yavaş değişmeye başlar. Üretmek yerine tüketiriz. Yatırım yapmak yerine alıp satarız. Makine üretmek yerine kahve ithal ederiz. Sonra da birbirimize kahve satarak ekonomiyi çevirmeye çalışırız. Buna bazı tartışmalarda “kafe ekonomisi” deniliyor. Sokaklar kalabalık olabilir. Kafeler dolu olabilir. AVM’ler hareketli olabilir. Kredi kartları çalışıyor olabilir. Ama bunların hiçbiri tek başına bir ülkenin zenginleştiği anlamına gelmez. Çünkü asıl soru şudur:

Dünyaya ne satıyoruz?

Hangi teknolojiyi geliştiriyoruz?

Kaç patent çıkarıyoruz?

Kaç fabrikayı üretime açıyoruz?

Ve en önemlisi, vatandaşımızın satın alma gücü gerçekten artıyor mu?

Bugün açıklanan rakamlar da bu soruyu sormamızı gerektiriyor. Haziran 2026 itibarıyla yıllık tüketici enflasyonu yüzde 32,11, gıda ve alkolsüz içeceklerdeki........

© Türkgün