2026 ve önümüzdeki 5 yıl!
Ülkemiz tarımı, 2025 yılı itibarıyla artık bir tercihler alanında değil, bir zorunluluklar eşiğinde duruyor. Geleneksel üretim alışkanlıkları ile modern tarımın kaçınılmaz gereklilikleri arasındaki bu sıkışma, 2025’i tarım açısından sıradan bir yıl olmaktan çıkarıp tarihi bir kırılma yılına dönüştürdü.
Bir yandan iklim değişikliği, kuraklık ve işgücü kaybı; diğer yandan artan girdi maliyetleri ve dalgalı piyasa koşulları… Ülkemiz tarımı 2025’te, deyim yerindeyse, aynı anda birçok cephede mücadele etmek zorunda kaldı.
2025’in üçüncü çeyreği itibarıyla Türkiye ekonomisi yüzde 3,7 büyürken, tarım sektörünün yüzde 12,7 oranında daralması tesadüf değil. Bu tablo, tarımın artık konjonktürel değil, yapısal bir baskı altında olduğunu açıkça gösteriyor.
Tarımda “fiyat artıyor ama kâr azalıyor” paradoksu, 2025’in en net özetidir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre tarımsal girdi maliyetleri yüzde 33,6 artarken, üretici fiyatlarının yüzde 31,4’te kalması; çiftçinin reel gelirinin düştüğünü ortaya koydu. Raftaki gıda pahalılaştı, ama tarladaki üretici zenginleşmedi.
Hayvancılık cephesinde ise alarm zilleri daha yüksek sesle çaldı. Toplam tarımsal hasılanın yüzde 40-45’ini oluşturan hayvancılıkta, özellikle süt/yem paritesindeki bozulma, anaç hayvan kesimlerini tetikleme riski yarattı. Bu, yalnızca bugünün süt meselesi değil; yarının et fiyatlarının da habercisiydi.
2025’i diğer yıllardan ayıran en önemli unsur, hiç kuşkusuz Planlı Üretim Modeli’nin devreye girmesi oldu. “Ne ekeceğini bilmeme” döneminden, “havza bazlı ve sözleşmeli üretim” dönemine geçişin ilk somut adımları atıldı.
Patates ve soğan gibi ürünlerde yaşanan arz-talep çöküşleri, artık kader olmaktan çıkarılmak isteniyor. İzinsiz ekimlere getirilen sınırlamalar, fiyatların........
