GAZZE OLAN KURTARILMIŞ KUDÜS-KADIN…

“Çanakkale’den İstanbul’a Bir Gülüş’ün yolculuğuyduk ikimiz de ve Gamzelerinden Asılmıştık Dünyaya Yeniden…”

“Ben Raskolnikov’um.”

“Bana her gün yeniden,

hoş geldin Raskolnikov deyin çocuklar,”

Sürekli “teşekkür ederim” diyen çocuklara kızarak:

“Teşekkür ederim demeyin,

seni seviyorum deyin,” derdi Leyla’n.

Bazen Raskolnikov’du,

Bazen öğretmenin dilinde kırılan bir ad:

Bazen dünyaya, uzaklara bedel verdiği kardeşti Leyla’n…

“Yaralarımıza sarılalım da gidelim,”

derdi onu çok özlediği gecelerde, yıldızlara bakarak…

Sabahları hep gülerek uyanırdı.

Küçük Prens’e çay içmeye gidelim,

daha yıldızlar toplayacağız onunla,” derdi.

gülüşlerinden doğurduğu öğlen güneşine bakıp fısıldardı:

Yaralarımızdan başka sığınağımız yok.

en zor soruyu sorardı:

— Ama söyle raskoşum,

Bir liman kaldı mı artık

yara almadan varabileceğimiz?

Balta Limanı mı dedin,

yoksa Alyona İvanovna’nın dairesine mi gidelim,

o zengin kurabiyelerden yemeye…

olursa olsun mu diyorsun şimdi?”

Hangi yağmurun gözyaşına dokunacağız,

Hangi saatte bizim de yaralarımızı

öperek iyileştirecek sevgili?

Bir kırmızı pazartesi olmasa da,

korkuya ve kırmızıya yakın bir pazartesiydi…

Okulun bahçesindeki yaşlı, beli bükülmüş kavak

yavaş yavaş sallanırken,

kavağa baktı önce, sonra da

Mecbure Hoca’ya döndü Leyla’n .

Gözlerinde iki damla telaş,

iki damla dünya vardı:

“Raskolnikov kadar masum olmak isterdim,” dedi,

“ama dünyanın adaletini sağlamak için

insan her zaman iyi kalamaz…”

Ölüm gibi bir susuştu bu.

“Cezaevimde çürüyen bir bedenin yanağında ben miyim,

yoksa aşkın külünde yanan sen misin?”

diye sorardı gecelerine,

yeniden dünyaya döndüğünde, kendine…

Leyla’n yirmi yedi yaşındaydı.

Dalgalı siyah saçlı, esmer bir güzeldi.

Leyla’n’ın güzelliği, bakıldıkça çoğalan bir ışık gibiydi.

Yüzü, aceleyle çizilmiş bir Misak-ı Millî haritası değildi;

zamanın sabırla........

© Tigris Haber