FARK EDEN İNSANIN ÖRTÜLER ARASINDAKİ YÜRÜYÜŞÜ

Görmeden Bakmanın Uzun Alışkanlığı

Fark eden insan uzun süre baktığını sandı. İnsanlara, olaylara, kendine baktığını düşündü. Ama bir gün durdu ve fark etti ki bakmakla görmek arasında ince ama kalın bir perde vardı. Bu perde aceleyle, alışkanlıkla, hazır anlamlarla örülmüştü. Zihin, gördüğünü sandığı her şeyin üzerine hızla bir isim koyuyor, böylece temas etmeden geçip gidiyordu.

İşte o an fark eden insan, bakmayı değil; görmeden bakmayı fark etti.

Maskelerin Gündelik Dolaşımı

Maskeler sadece yüzlerde değildi. Ses tonlarında, susuşlarda, duruşlarda dolaşıyordu. “Ben böyleyim” diyen bir maske vardı. “Benim doğrularım var” diyen bir maske. Bir de en sessizi: “Ben farkındayım.”

Fark eden insan şunu gördü: Maske takmak çoğu zııaman bilinçli bir tercih değil, fark edilmemiş bir uyum çabasıydı.

Yargının hızlı eli… Bir düşünce doğar doğmaz, arkasından bir yargı yetişiyordu. Doğru. Yanlış. Eksik. Tehlikeli. Fark eden insan fark etti ki yargı, ön kabullerin hızlandırılmış hâlidir ve bu hız insana güven verirken gerçeği kaçırmasına neden olur. Hızlı olan rahatlatır ama derin olanla temas ettirmez.

Kalıpların Güvenli Hapishanesi

Zihin ülkesi kalıplarla örülmüştü. Bu kalıplar sayesinde herkes nereye basacağını biliyor, ne düşüneceğini önceden kestiriyordu. Ama fark eden insan, kalıpların güvenli olduğu kadar cansız da olduğunu gördü. Çünkü kalıp hayatı taşımaz; hayatı daraltır. Canlı olan hiçbir şey kalıpta uzun süre kalmaz.

Bir meydanda insanlar toplanmıştı. Herkes bir başkasını anlatıyor, açıklıyor, etiketliyordu. Kimse kendi bakışının nereden geldiğini sormuyordu. Fark eden insan burada şunu gördü: Kendi içini görmeyen zihin, başkasını anlayamaz; sadece kendini yansıtır.

Çocuklukta çekilen ilk çizgiyi gördü. Fark eden insan çok geriye gitti. Kelimelerin henüz ağırlaşmadığı, bedenin daha serbest olduğu bir zamana. Bir çocuk vardı orada; neyi neden yaptığını bilmeden yapan, sormadan önce hisseden. Sonra bir çizgi çekildi. Bu ayıp. Bu yanlış. Bunu yapma. Bu çizgi çocuğun içinden değil, dışarıdan gelmişti ama zamanla içeride bir sese dönüştü. İlk ahlak dersi, çocuğun doğallığını durdurduğu anda başlamıştı.

Ayıp Ve Günahın Sessiz Yerleşimi

Ayıp ve günah yüksek sesle öğretilmedi. Bakışlardan, duraksamalardan, yüz ifadelerinden öğrenildi. Bir gülüşün yarıda kesilmesi, bir sorunun havada kalması… Fark eden insan gördü ki ayıp ve günah, insanın içinden geçmeden içeri yerleşiyor ve zamanla insanın kendine uyguladığı bir denetime dönüşüyordu. Kimse bakmasa bile zihin bakmaya devam ediyordu.

İçte sertleşen zihin durmuyordu. Hata yapabilirdi ama belli bir sınıra kadar. Hissetmek isterdi ama ölçülü. Fark eden insan burada durdu ve gördü: Ahlak dışa dönük bir düzenleme olarak kurulduğunda, insanın iç dünyası ahlak dışı ilan ediliyordu.

Tartışmalar vardı. Taraflar netti. Herkes haklıydı. Fark eden insan fark etti ki haklı olmak, çoğu zaman anlamaktan daha değerli sayılıyordu. Doğru tarafta olmak, düşünme yükünü hafifletiyor ama insanı kendi karanlık alanıyla karşılaşmaktan da koruyordu. Bu netlik rahatlatıcıydı ama körleştiriciydi.

Bir salonda herkes tutarlı görünüyordu. Sözler yerli yerindeydi. Ama fark eden insan yakından baktığında bu tutarlılığın, içerideki çelişkileri saklamak için kurulduğunu gördü. İçeride belirsizlik, dışarıda kesinlik. İçeride soru, dışarıda slogan. Tutarlılık burada bir erdem değil, bir savunma biçimiydi.

Kimse bir şey söylemediği hâlde içeride konuşan bir ses vardı. Yeterince iyi değilsin. Daha fazlasını yapmalıydın. Fark eden insan gördü: Suçluluk yapılan bir şeye değil, var olma hâline bağlanmıştı.

Utancın Bedendeki Dili

Utanç kelimeye dökülmüyordu ama bedende çok netti. Omuzların düşüşünde, gözlerin kaçışında. İnsan utanmayı öğrenmişti. Ne zaman küçüleceğini, ne zaman görünmez olacağını biliyordu.

Bazıları kendine bağırmıyordu. Ama kendini dinlemiyordu. İstediğini yapmıyor, dinlenmeye izin vermiyordu. Fark eden insan fark etti: Kendini yok saymak da bir cezalandırma biçimiydi.

Sevgi bazen vazgeçmek, bazen katlanmak oldu. Fedakârlık alkışlandı ama içinde gizli kırgınlıklar birikti. Merhamet yumuşak bir kelimeydi ama bazen üstten bakıyordu. Fark eden insan burada çok ince bir şey gördü: İyilik, kendinden koparak yapıldığında tükenmeye dönüşüyordu.

Ahlak dışarıda şekil ve biçim olarak yaşanıyordu. İçeride ne olduğu sorulmuyor, dışarıda ne yapıldığı ölçülüyordu. Fark eden insan şunu sezdi: Kendisi olan bir varlığın ahlaka tutunmaya ihtiyacı yoktu. Nasıl ki ateş yakıyor, su akıyor, toprak taşıyorsa; kendisi olan insan da zarar vermeden var oluyordu.

Örtülerin Şeffaflaşması

Örtüler yok olmadı. Ama kalınlıklarını kaybetti. Düşünceler geldi ama mutlak değildi. Yargılar çıktı ama hüküm vermiyordu. Maskeler duruyordu ama gerçek sanılmıyordu.

Artık tanım yoktu. Kimlik yoktu. Olması gereken yoktu. Sadece canlı bir dikkat vardı. Ne sahiplenen ne reddeden. Fark eden insan bir şey olmaya çalışmıyordu. Bir şeyden kurtulmaya da çalışmıyordu. Sadece daha az örtülüydü. Ve bu hâl, bir sonuç değil; geri dönülmez bir açıklıktı.


© Tigris Haber