BEN DÜNYAYI ÇİZERKEN İNSANLIK NE YAPTI?
Bir Çocuğun Dünya İnsanlığına Anlattığı Öykü
Gezegenin İlk Sabahı
Ben dünyayı ilk gördüğümde sanki biri her şeyi yeni yıkamış ve kurumaya bırakmış gibiydi. Dağlar sessizdi ama ağır değildi, akarsular acele etmiyordu çünkü geç kalacakları bir yer yoktu, tarlalar buğday tanesi saklıyordu ama kimse onları saymıyordu, yapraklar rüzgârla fısıldaşıyor, gökyüzü kimseye ait olmadığını hiç saklamıyordu. O gezegende yürümek için izin alınmıyordu, konuşmak için aynı dili bilmek gerekmiyordu, var olmak için bir belge taşınmıyordu. Güneş altın gibi yükseliyor, ışıkları toprağın her noktasına serpiliyordu ve ben o sabah dünyanın insandan önce de güzel olduğunu hissettim.
Ayak Basılan Yerler Sahipsizdi
Bir gezegene ilk ayak basan insan, aslında misafirdi ama bunu unuttu. Toprak “beni satın al” demedi, dağ “üstüme bayrak dik” demedi, akarsu “buradan geçmek için kimliğini göster” demedi. Her yer yürünebilirdi, her yer yaşanabilirdi, her yer paylaşılabilirdi ama insanlar sahip olmadıkları şeyleri satmak istedi. Ben bir çocuktum ve merakla izliyordum, insan toprağı işaret ediyor, “buraya sahip çıkacağım” diyordu ama toprağın umurunda değildi; toprak hâlâ rüzgârla fısıldaşıyor, güneşle konuşuyor, akarsularla dans ediyordu. O anda bir kelebek geçti, üstünde binlerce minik renk vardı ve hiç kimse onu ölçmedi, kimse onu bölmedi. Kelebek özgürdü, aynı gezegende bir insanın ilk ayağı kadar gerçek ve varlıktaydı.
Zihnin Çizdiği İlk Çizgi
Ben resim çizerken fark ettim ki insan önce toprağa değil, kendi kafasına çizgi çekiyor. O çizgiler görünmezdi ama güçlüydü, görünmeyen çizgilerle sınırlar çiziyor, kimlerin yan yana olabileceğine karar veriyordu. Sonra o çizgiler haritalara döküldü, haritalar kurallara dönüştü, kurallar yasaya, yasalar silahlanmaya, silahlanma korkuya dönüştü. Ben bir çocuktum ve sadece izliyordum; dağlar hâlâ eski yerindeydi, akarsular hâlâ kendi yolunu seçiyordu, yapraklar hâlâ rüzgârla fısıldaşıyordu ama insanlar kendi çizgilerini çizdikçe her şey karmaşıklaştı. İlk çizgiyi çeken insan bütün gezegenin adını değiştirmiş gibi hissediyordu ama gezegen hâlâ özgürdü, hâlâ güzel, hâlâ oyunla doluydu. Ve o gün anladım ki sınırlar önce kağıtta değil, kafada başlar ve kafada başlayan sınır en kolay büyüyen şeydir.
Sınırlar Gelince Renkler Daraldı
Çocuk ve rüzgar… Çocuğun adı yoktu, yaşı yoktu, dili yoktu. Bayrağı yoktu, sınırı yoktu, kimliği yoktu, inancı yoktu… O sadece çocuktu. Çocuk bir gün bahçede oynarken rüzgar geldi. Rüzgarın sesiyle ağaçların dalları sallandı, yapraklar dans etti. Çocuk gülerek koştu, ellerini açtı, rüzgarın içinde kayboldu. O an, dünya sadece bir oyundu; zaman bir anlam taşımıyordu.
Günler geçti, çocuk büyüdü. Bir zamanlar oyun olan dünya, artık kurallar ve sınırlarla doluydu. Çocuk, kendi ismiyle çağrılmayı öğrendi ama artık sadece kendisi değildi. Artık büyümek zorundaydı; rüzgarla kaybolmak artık mümkün değildi.
Ama bazı geceler, yıldızlar parladığında, çocuk hâlâ içinde yaşardı. Gizlice parkta koşar, yaprakların arasında kaybolur, rüzgarın sesini dinlerdi. Çünkü çocuk büyüse de, bir köşesinde hâlâ özgürdü; bayraksız, sınırsız, kimliksiz, inançsız… yalnızca çocuk.
Gökkuşağını çizmiştim, yedi renk yan yana duruyordu, hiçbiri ötekine bağırmıyor, hepsi barış içinde duruyordu. Renkler yağmurla birlikte dans ediyor, ışıkla şarkı söylüyordu, her bir damla yağmur........
