ESKİŞEHİR GEZİ NOTLARI:7
ESKİŞEHİR GEZİ NOTLARI:7
(Dizi yazı, bir sonraki 8. bölüm ile sona erecek)
Önsöz: Yazıyı uzun bulup okumaktan vazgeçene derim ki; “Etrafımızda duymadığımız sesler, görmediğimiz nesne, durum ve olaylar vardır." Duymak ve görmek için; biraz dikkat, biraz sükûnet, biraz yavaşlamak gerek. Yunus gibi ”Derdim vardır, inilerim” diyenlere selam olsun. Metin içinde çok ilginç bilgilerle karşılaşacaksınız. Saygılarımla. Dr.SSİ
MÜZELER ŞEHRİ ESKİŞEHİR
Sadece Odunpazarı’nda 14 müze mevcuttur. Burada hem modern hem de geleneksel sanatları buluşturan çok sayıda müze bulunuyor. En çok ziyaret edilenler arasında Odunpazarı Modern Müze (OMM), Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi ve Lületaşı Müzesi öne çıkıyor. Çağdaş Cam Sanatları Müzesi, Ahşap Eserler Müzesi, Yeşil Efendi Konağındaki “Atatürk ile Bir Gün Müzesi”, Tayfun Talipoğlu Daktilo Müzesi, Kurtuluş Müzesi, Eğitim Karikatürleri Müzesi, Kazan Tatarları Müze Evi. Aslında bütün bölge bir açık hava müzesi denebilir. Tarihi camiler, türbeler ve rengârenk boyalı evleri; her çeşidinden çibörekçiler, lokantalar, fırıncılar, kahvehaneler, hediyelik eşyacılar, el sanatları ile uğraşan sanatçı ve zanaatkârlara tahsisli yerler.
Bölgesindeki, şehrindeki tarihi ve kültürel eserlere sahip çıkmayan resmi ya da sivil kişi ve kuruluşlara örnek olsun, demekten kendimi alamıyorum. Dayım Ahmet Evirgen bir yere seçilen bir belediye başkanı “Eskişehir’de bir ay staj yapmalı” diye de sözü ileriye götürüyor son konuşmamızda. Atatürk Caddesi üzerinde Osmanlı Beyliğinin kurucusu Osman Gazi’nin annesi Mal Hatun’un (Hayme Ana) fıskiyeli bir havuzun ortasında, at üzerinde heykeli var. Eskişehir’i müzeler şehri olarak ilan ettim ama aynı zamanda bir heykeller şehridir de diyebiliriz. Yine ilginçtir. Heykellerin çoğu, altın rengine yakın sarı renkte. Bu yönü de dikkatimizi çekiyor.
TİRYAKİZADE SÜLEYMAN AĞA CAMİSİ
/ TİRYAKİZADE; ESKİ ŞEHRİN KAHVE DÜKKÂNI
Şarj cihazını aldıktan sonra tekrar Odunpazarı evleri bölgesinin başladığı yere dönüyorum. Semtin giriş bölgesinde tepeye doğru uzanan, tepede mezarlık var, ana caddenin başlangıcın-da yer alan tarihî Tiryakizade Süleyman Ağa Camisinin alt katı kahve dükkânı. Günümüz kullanımıyla bir Kafe (Cafe ?) İçinde kahve ve diğerleri de var kitap da. Yani, hem kahvehane hem de kıraathane. Kafe kelimesi de kahve sözcüğünden geliyor malum. İçine işletmeci, belki okuyan çıkar diye özenmiş orta büyüklükte bir kitaplık da oluşturmuş. Girişte sağda ve sol ilerideki tezgâhın yanında daha büyükçe birer kitaplık hemen fark ediliyor. Epeyce de kitap var. Tilavethane denmemiş. Malum kıraat, araştırmak, anlamak ve düşünmek maksatlı okumadır. İşletmenin tabelasında; Tiryakizade, Eski Şehrin Kahve Dükkânı yazılı. Dükkânın üst katı ise yandan ahşap merdivenlerle çıkılan yaklaşık 250 yıllık (1778) bir cami; Tiryakizade Süleyman Ağa Camisi. İçeri girdiğimde işletmecinin yanında emekli, kültürlü bir bey seri halde bir şeyler anlatıyor. İşletmecinin tanıdığı olduğu konuşmalardan anlaşılıyor. Ancak muhatap sürekli konuşmak arzusunda; işletmeciyi sanki tutsak etmiş. İlerleyen zamanda, bir ara Nedim bey beni telefonla aramıştı. Şehir gezimin nasıl gittiğini merak etmiş. Ona kahve içtiğim yeri söyleyince, işletmecinin adını da (Bayram bey) söyleyerek, selamımı söyleyin. Siyasal mezunu, kültürlü, nezaketli, okuyan ve okutan, medeni insandır demişti. İşyeri temiz, nezih ve güzel de bir yer.
ZARAR ETMEMEK BİZE YETİYOR
Bayram bey, emekli beyin sözünü kesmek istemiyor. İçeride başka müşteri de yok zaten. Ben telefonumu şarja da bağlayabileceğim, bir yere oturup, bir sade kahve diye sesleniyorum. Bu vesile ile muhatabından kurtuluyor. Az sonra sade kahvenin yanında, küçük bir bardak içinde, kendilerinin hazırladığı şerbetten de getiriyor, adet olan lokum yerine. Sorum üzerine; “Burası vakıf malıdır. İkram şerbet de özeldir. Gül, şeker, su var içinde” diyor. “Şeker oranı yüzde sekizdir” diye de ekliyor. İki gencin daha gelmesine işletmeci adına seviniyorum. Caminin alt katının bir işyeri olması pek olağan değildir eski camilerde. Yenileme (restorasyon) zamanında mı oldu, soruma “hayır” diyor. İlk yapıldığında böyle planlanmış; sekiz dükkânlı olarak. Buradan sağlanan gelir, müezzin, imam, mum, bakım ve diğer masraflara “akar” olmuş uzun yıllar. Ancak bir zaman gelmiş, Süleyman Ağa’nın ailesinden vakfa mütevelli olacak kimse kalmamış. Başvuru üzerine 1800’lerin ilk yarısında, mevcut vakıf, Vakıflar (Evkaf) İdaresine devredilmiş. Sonraki zamanlarda bu dükkânlar birleştirilip bugünkü hale getirilmiş. Çıkarken, kitaplardan okuyan var mı soruma “yüzde bir” diyor. Ben de ”sıfırdan iyidir” diyorum. İşler durgun mu diyorum. Gelir konusunda da bir hırsım yok. Zarar etmemek bize yetiyor. Az da olsa mevcut kazanç bize yetiyor, diyor. Esnafın hali ve tevekkülü bu. Ne denir; kanaat ve şükür ne güzel.
Etrafta gel beni de gör diyen o........
