YENİ DÜNYA DÜZENİNE GEÇİŞ SÜRECİ VE   TÜRK DEVLETLERİ TEŞKİLATI

YENİ DÜNYA DÜZENİNE GEÇİŞ SÜRECİ VE

TÜRK DEVLETLERİ TEŞKİLATI

Faik ELEKBERLİ,

Doçent, Doktor

Azerbaycan Milli Bilimler Akademisi Felsefe ve Sosyoloji Enstitüsü

Türk Halklarının Felsefi Fikir Tarihi ve Çağdaş Felsefesi Ana Bilim Dalı Başkanı

ÖZET

Batı iki asırdır milliyetçilik ve dini mezhepçilik mefkurelerinden maksimum seviyede yararlanmakla sadece dünyada süper güçlerden olan herhangi bir Türk devletini (Osmanlı, Safevi vb.) değil, aynı zamanda İslam Dünyası’nı da başsız ya da lidersiz bırakmıştır. Çünkü Batı için İslam Dünyası’nda mevcut olan herhangi bir süper güç ilk sırada bir tehlike kaynağıdır. Şüphesiz, bu “tehlike” hiç de dünyayı mahvedecek nükleer yeteneklere sahip herhangi bir Müslüman, ya da Türk-Müslüman devletin ortaya çıkmasıyla ilgili değildir. Asıl “tehlike” birbuçuk asırdan uzun bir süredir dünyada alternatifsiz olan Batı-Hristiyan dünyası için yeni bir güç merkezinin oluşmasıdır. Aslında Batı da-Avrupa da, Çin ve Rusya’dan, İslam devletlerinden birinin veya birkaçının bir yerde yeni güç merkezine dönüşmesinden daha fazla rahatsız değiller. Bu nedenle, İslam dünyasının temel noktalarından biri olan Yakın ve Orta Doğu bir asırdan uzun süredir, dini ve ulusal zemindeki çatışma alanlarından kurtulamıyor, üstelik çatışma alanlarının artma tehlikesi vardır. Eğer son kez dış güçlere karşı Müslüman Türkler’in merkezi bir rol oynadığını dikkate alırsak, Batılı güçler Türkler’i zayıflatmak için hem onların entellektülellerinden hem de Farslar ve Araplar’dan maksimum seviyede yararlanmışlardır. Bugün de Rusya “Fars faktörü”nden, AB ve ABD ise “Arap Sorunu”ndan istifade ediyorlar. Üstelik “Kürt Sorunu”, “Ermeni Sorunu” de son bir asırdır Türkleri, Türk Devletlerini hedef alıyor. Bütün bunların sebebi, ABD, Avrupa Devletleri ve Rusya’nın İslam Dünyası’nda, özellikle de Yakın ve Orta Doğuda sadece Türkler’in, özellikle Türk Dünyası’nın en güçlü devleti Türkiye’nin kaybolan gücünü yeniden canlandırma yetisinde olduğunu hesap etmeleridir. Bunun geçekleşmemesi için Türkiye “Kürt Sorunu”, “Ermeni Sorunu”, “İrak sorunu”, “Suriya sorunu” ile karşı karşıya bırakılmış, zaman zaman İslam Dünyası içinde yeni iç çatışma alanı olarak bu kardeş ülke hedef alınmıştır.

Bütün bunlara rağmen Türkiyenin son yıllarda artan gücü göz önündedir ve dahası Türk Devletleri Teşkilatının ortaya çıkması dünyada yeni bir güçün varığından haber vermektetir. Azerbaycan, Türkiye, İrak, Suriya türklerinin de yer aldığı Orta Doğu coğrafiyası strateji alanına göre Türk devletleri için son derece önemlidir. Bu bakımdam Türk Geneşinin 8. İstanbul Zirvesindən sonra Türk Devletleri Teşkilatı adı altında özünü beyan etmesi oldukca önemlidir. Bir tarafdan Şuşa beyannaməsi (Azerbaycan-Türkiye birliyi), Bakü andlaşması (Azerbaycan-Türkiye-Pakistan birliyi), diger tarafdan Türk Geneşinin Türk Devletleri Teşkilatı çerçivesinde öz faaliyyetine daha güçlü ve en esası siyasi birlik gibi devam etmesi gararını alması, bütün bunlar yalnız Ortadoğuda deyil, dünyada yeni bir güç merkezinin oluşması demektir. Şübhesiz, yeni güç merkezinin çeyirdeğinde ise Azerbaycan ve Türkiye dayanmaktdadır. Bu ise o anlama geliyor ki, Azerbaycanın bütünleşmesi sureçi de kaçınılmaz bir hale gelmektedir. Başka değişle, bölgesel ve uluslararası düzende geden süreçler Azerbaycanın bütünleşmesini de ortaya koymaktatdır. Bunun karşısını neinki Ermenistanın, hiç onun çok güvendiyi Rusiya Federasiyonu, İran İslam rejimi, yahut da Fransanın almak gücü ve iktidarı yoktur. Bu anlamda çok yakın vakitlerde Birleşik Azerbaycan mefkuresi de Türk Devletleri Teşlkilatı gibi gerçekleşecektir. Hatta, düne kadar her iki ideanın aleyhdarları olan bazi güclü devletler ve uluslararası teşkilatlar bununla razılaşmak çaresizliyi içindedirlər. Çünkü dünyada ve bazi bölgelerde (Suriya, İrak, Ukrayna veb.) geden dağıdıcı sureçlerin karşısını, ancak bu iki ideanın gerçekleşməsi fonunda almaq mümkündür. Bizce, Türkiyenin dünyada güclü bir devlete çevrilmesi fonunda Azerbaycanın 44 günlük müharipeden zaferle çıkması, daha sonra Şuşa beyannamesi, Bakü andlaşması ve Türk Gemeşinin 8. İstanbul Zirvesi bunun esas temel taşlarıdır. Dünya yeni bir güçün oluşmasına “gebe”dir ve hemin gücte Türk Devletleri Birliyidir.

Giriş.

19. yüzyılda, özellikle 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başından itibaren, din yoluyla birlik fikri dünyadaki çoğu toplumda önemini büyük ölçüde yitirdi. Dünyadaki birçok halk, toplum içinde birliği sağlamak ve sürdürmek için artık millî fikirlere yöneldi. O dönemde, Türk-İslam dünyası da dahil olmak üzere İslam dünyasında, "İslam birliği" ve İslamcılık fikrinin önemi önemli ölçüde azalmış, yerini Türkçülük ve Türk birliği almaya başlamıştı. Böylece Türkçülük ve Türk birliği fikirleri, İslam öncesi dönemde bir ölçüde etkisini yeniden kazanmıştı. Denebilir ki, son yüzyıllarda Türkçülüğümüz yalnızca İslamcılık içinde ifade bulurken, İslam öncesi dönemde Türkçülüğümüz ön plandaydı. Mevcut durumda, Türkçülük İslamcılığın önüne geçmeye başlasa da, ondan tamamen kopmamıştır. Zira İslamcılık ve Türkçülük gelenek ve görenekleri o kadar iç içe geçmişti ki, onları ayrı ayrı düşünmek çok zordu.

İlk dönemlerde Türkçülük ve Türk birliği, İslamcılık ve "İslam birliği" fikri gibi genel bir karaktere sahipti; hatta bazı Türk ideologları bu temelde birleşik bir Türk devleti ve Turan imparatorluğunu yeniden canlandırma fikrini bile değerlendirdiler ve hatta Osmanlı İmparatorluğu'nda Talat Paşa ve Enver Paşa gibi liderler bunu silah zoruyla gerçekleştirmeye çalıştılar. Türkçülük Türk halkları arasında milli fikirlerin oluşmasında önemli bir rol oynamış ve Azerbaycan Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti ve diğer Türk devletlerinin kuruluşunda belirleyici bir rol oynamıştır.

Ana Bölüm: 20. yüzyılın başlarında İslam'la teorik olarak iç içe geçen Türkçülüğün, daha doğrusu siyasal-ideolojik Türkçülüğün ilk ideoloğu, Kuzey Türklerinden Yusuf Akçura'dır. Siyasal-ideolojik Türkçülüğün teorik temellerini geliştiren Y. Akçura, "Üç Tarz Siyaset" (1904) adlı eserinde, ırka dayalı bir Türk siyasal milliyeti yaratma fikrinin çok yeni olduğunu; bu fikrin şimdiye kadar hiçbir Türk devletinde, özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nda var olmadığını ve son zamanlarda İstanbul'da Türk milliyetine talip olan kadroların siyasal olanlardan ziyade bilimsel uzmanlar (Ş. Sami, N. Asım, V. Çelebi vb.) olduğunu belirtmiştir (Akçura, 2010, 189).

Ali Bey Hüseyinzade'nin eserlerinde Türk veya Turan felsefesinin oluşmasının temel nedeni Ahmed Salyani olmuştur. Kafkasya Şeyhülislamı Ahmed Hüseynzade, dini ve dünyevi konularda her zaman ilerici ve yenilikçi bir yol izlemiştir. (Memmedli, 2005, 91). Azer Turan'a göre, Ahund Ahmed Salyan'ın yaptığı çalışmalar, olağanüstü hizmetleri ve yazdığı kitaplar, şeyhin adının Azerbaycan aydınlanma hareketinin önde gelen isimlerinin adlarıyla aynı kefeye konulmasını sağlamıştır. (Turan, 2014, 11). Ali Bey Hüseynzade, ilk dönemlerinde dirilişimizin "Türk kanı, Müslüman inancı, Avrupalı düşünce, Avrupalı görünüm" ilkelerine bağlanması gerektiğini yazmıştır (Hüseynzade 2007: 55). Ancak büyük âlimimiz, Türklüğü artık sadece "kan"dan ibaret görmenin doğru olmadığını da çok iyi anlamıştı. Bu nedenle, kısa sürede Türklüğü kandan çok duygularla ilişkilendirmiştir: "Füyuzat'ın izlediği yol Türklük, Müslümanlık ve Avrupalılıktır. Türk duygularının uzmanı, İslam'ın ve Avrupa kültür ve geleneğinin takipçisi olmaktır" (Hüseynzade, 1996, 180).

1910'larda Ziya Gökalp, "Türkleşme, Modernleşme ve İslamlaşma" fikrinin ateşli savunucularından biri olarak ortaya çıktı ve bu konuda "Türk Yurdu"nda bir dizi makale yazmaya başladı. A. Hüseynzade, “Ben Türk milletindenim, İslam ümmetindenim” şeklindeki “İslam inancı, Türk kanı, Avrupa görünüşü” formülüne dayanan düsturlarının yanı sıra, “Ben Batı kültüründenim” demiştir (Gögalp, 1991, 63). Ziya Gökalp, 1912-1913 yıllarında “Türk Yurdu” dergisinde yayımlanan “Türkleştirme, İslamlaştırma ve Çağdaşlaşma” başlıklı yazı dizisinde şöyle yazıyordu: “Türkleştirme ve İslamlaştırma idealleri arasında bir çelişki olmadığı gibi, bunlarla çağdaşlaşma ihtiyacı arasında da bir çelişki yoktur… Sonuç olarak, bu üç amacın üçünü de, her birinin etki alanını belirleyerek kabul etmeliyiz; daha doğrusu, bunları üç ayrı noktadan görülen bir ihtiyacın daireleri olarak anlayarak “modern bir İslam Türklüğü” yaratmalıyız” (Gökalp, 2005, 19-20).

Son yüzyıllarda İslamcılık ile Türkçülük arasında ayrım yapmaya başlayan A. Hüseynzade gibi milli düşünürler için, Türk ruhunun parçalanması, yani ayrı milli-yerel Türkçülüklere bölünmesi çok yabancı ve uzak bir duyguydu. Bu konuları doğru bir şekilde değerlendiren milli ideolog M.A. Resulzade şöyle yazmıştır: "Pan-İslamcılıktan kurtulmuş olan Türk sosyo-politik düşüncesi, o zamanlar şimdi ulaştığı gerçek milli düşünceye ulaşamazdı. Bu, psikolojik açıdan anlaşılabilir........

© tarihistan.org