Türkiye’de Hukuk Devleti Tartışmaları Neden Derin? |
Bir ülkede hukuk devletinin nabzı, yalnızca anayasa metninde yazan ilkelerden değil, vatandaşın gündelik hayatta devlete karşı ne kadar güvende hissettiğinden anlaşılır. Türkiye’de hukuk devleti tartışmaları da tam bu noktada yoğunlaşıyor: Mahkeme kararlarının öngörülebilirliği, eleştirel sözün korunması, idarenin sınırları ve yurttaşların eşit muamele görüp görmediği soruları artık soyut birer hukuk başlığı değildir.
Bu tartışma, belirli bir davanın ya da tek bir kurumun etrafında başlayıp bitmiyor. Yargı kararları, idari işlemler, soruşturmalar, medya üzerindeki baskı iddiaları, toplantı ve gösteri hakkı tartışmaları birbirine eklenerek daha geniş bir kamu güveni meselesi yaratıyor. Hukuk devleti, iktidarın iyi niyetine bağlı bir yönetim tarzı değil; iktidarı da bağlayan kurallar düzenidir. Asıl gerilim de burada doğuyor.
Türkiye’de hukuk devleti tartışmaları neyi anlatıyor?
Hukuk devleti denildiğinde çoğu zaman yalnızca “kanunlara uygunluk” anlaşılır. Oysa kanunun varlığı, tek başına hukuk devletinin varlığına kanıt sayılmaz. Çünkü bir kuralın hukuk devletiyle uyumlu olup olmadığı; nasıl yapıldığına, herkese eşit uygulanıp uygulanmadığına, bağımsız bir yargı denetimine açık olup olmadığına ve temel hakları ne ölçüde koruduğuna bağlıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal geleneğinde hukuk devleti ilkesi, Cumhuriyet’in temel niteliklerinden biri olarak yer alır. Bu ilkenin anlamı, devletin yurttaşa karşı sınırsız yetki kullanamamasıdır. Yasama, yürütme ve yargı alanlarının birbirini dengelemesi; idarenin işlem ve eylemlerinin denetlenebilmesi; kişilerin hangi davranışın hangi hukuki sonuç doğuracağını önceden kestirebilmesi gerekir.
Bugünkü tartışmanın ağırlığı, bu ilkelerin kâğıt üzerinde kabul edilip edilmediğinde değil, uygulamada ne kadar etkili olduğundadır. Bir yurttaşın siyasi görüşü, mesleği, yaşadığı şehir ya da toplumsal konumu, hukukla ilişkisinde görünmez bir ölçüte dönüşüyorsa; eşitlik ilkesi aşınır. Bu aşınma başladığında, hukuk düzeni yalnızca mağduru değil, toplumun tamamını ilgilendirir.
Yargı bağımsızlığı: Tartışmanın merkezindeki mesele
Yargı bağımsızlığı, hâkimlerin hiçbir etkiden uzak biçimde karar vermesiyle sınırlı değildir. Atama ve terfi düzeni, disiplin süreçleri, mahkemelerin iş yükü, savunma hakkının fiilen kullanılabilmesi ve kararların makul sürede çıkması da bağımsızlığın parçasıdır. Bağımsızlık, kurumsal güvencelerle birlikte anlam kazanır.
Türkiye’de yüksek yargı organları arasındaki karar ve yetki gerilimleri, hukuk devletine ilişkin kaygıları büyüten başlıklardan biri oldu. Bir hukuk sisteminde kurumlar arasında görüş ayrılığı elbette mümkündür. Ancak anayasal yetki alanlarının tartışmalı hale gelmesi ve bağlayıcı kararların uygulanmasına ilişkin belirsizlik, yurttaş açısından ciddi bir sorun yaratır. Çünkü hak arayan kişi, hangi kararın kendisini koruyacağını ve kararın hayata geçip geçmeyeceğini........