menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Seçimi ortadan kaldırmadan içini boşaltmak…

13 0
latest

Sandık kuruluyor, oy pusulaları basılıyor, kampanyalar yapılıyor. Ama sonuç neredeyse baştan belli. Kazanmanın önceden yazıldığı seçimler vardır. İşte Türkiye’de yapılmak istenen bu!

Hani diyorlar ya, sanki normal bir şeymiş gibi “Erdoğan kaybedeceği seçime girmez”…  Bu cümleyi, anti demokratik bir söylem olduğunu düşünmeden herkes söylüyor. Çünkü ülke artık demokratik uygulamaların giderek aşındığı bir rejimle yönetiliyor ve herkes bunu içselleştirdi.

Modern otoriterlik, klasik darbelerin yerini alan daha sofistike bir yöntemle ilerliyor. Seçimi ortadan kaldırmadan, içini boşaltmak…

Bugün Recep Tayyip Erdoğan’dan Viktor Orbán’a, Vladimir Putin’den Nicolás Maduro’ya kadar birçok lider, sandığı bir meşruiyet aracına dönüştürürken, muhalefeti etkisizleştiren çok katmanlı bir strateji izliyor, izledi.

Muhalefeti böl, zayıflat ve yalnızlaştır

Otoriter iktidarların ilk hamlesi, güçlü bir muhalefetin doğmasını engellemektir. Bunun yolu yalnızca baskı değil, aynı zamanda bölme ve parçalama siyasetidir. Parti içi krizlerin teşvik edilmesi, liderlik tartışmalarının körüklenmesi, ittifakların dağıtılması gibi…

Türkiye’de muhalefet bloklarının sık sık iç gerilimlerle gündeme gelmesi tesadüf değil. Bu noktada Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin yeniden parti yönetimine dönme beklentisiyle siyaset sahnesinde konumlanması da tartışmaların merkezinde. Bu tür iç iktidar mücadeleleri, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bütünlüklü bir muhalefet hattı kurmasını zorlaştırırken, iktidarın karşısındaki dengeyi zayıflatıyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo, yalnızca bir parti içi rekabet değil; geniş ölçekte muhalefetin etkisizleşmesi ve bunun da Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarına dolaylı bir alan açmasıdır.

Benzer bir tabloyu Macaristan’da Orbán’ın yıllardır uyguladığı stratejide de gördük. Parçalı muhalefet, güçlü iktidarın en büyük güvencesi oldu.

Medya: Gürültü var, çoğulculuk Yok

Tek sesli bir ülke yaratmanın en etkili yolu, medya alanını kontrol altına almaktır. Bu her zaman doğrudan sansürle olmaz; ekonomik baskılar, reklam ambargoları ve sahiplik yapısının değiştirilmesiyle de sağlanır.

Rusya’da Putin yönetimi, bağımsız medya organlarını sistematik biçimde tasfiye etti. Türkiye’de ise ana akım medyanın büyük bölümünün iktidara yakın sermaye gruplarının eline geçtiğini biliyoruz. Eleştirel sesleri hapse atarak, Tele1 örneğine benzer uygulamayla “çökerek”, RTÜK ya da Basın İlan Kurumu gibi kurumlar aracılığıyla boğazına basarak susturuyorlar. Ve ortaya, bir avuç direnen kişi ya da gruplar hariç, “Gürültü var ama çoğulculuk” yok durumu hasıl oluyor.

Hukuk: Rakibi saf dışı bırakmanın aracı

Seçim rekabetini ortadan kaldırmanın en “meşru” yolu, hukuku araçsallaştırmaktır. Soruşturmalar, yasaklar ve de adaylık engelleri…

Venezuela’da Maduro’nun rakiplerini seçim dışı bırakması, Rusya’da muhalif liderlerin sistematik biçimde tasfiye edilmesi bu modelin açık örnekleri. Türkiye’de de yargı kararlarının siyasal rekabet üzerindeki etkisi sık sık tartışma konusu oluyor. İmamoğlu’nun, Cumhurbaşkanı adayı olduğu gün tutuklanması nasıl açıklanabilir? Otoriter sistemler sandığı kaldırmaz. Çünkü sandık, uluslararası meşruiyetin anahtarıdır. Ancak eşit şartları ortadan kaldırır. Devlet imkânlarının tek taraflı kullanımı, kampanya sürecinde adaletsizlik, seçim güvenliği tartışmaları…

Macaristan’da Orbán’ın seçimleri kazanma biçimi, “rekabetçi otoriterlik” kavramının ders kitaplarına girmesine neden oldu. Aynı kavram, bugün Siyaset Bilimi literatüründe Türkiye için de sıkça kullanılıyor.

Bastırılan toplumun gecikmiş tepkisi

Ancak bu mühendisliğin bir sınırı var. Otoriter iktidarların uzun vadede kurduğu bu “kontrollü seçim düzeni”, toplumda biriken memnuniyetsizliği ortadan kaldırmaz, aksine derinleştirir. Ekonomik krizler, adalet duygusunun zedelenmesi ve temsil eksikliği zamanla bir infiale dönüşebilir.

Macaristan örneğinde son yıllarda artan toplumsal itirazlar ve muhalefetin yeniden toparlanma çabası, bu modelin mutlak olmadığını gösteriyor. Benzer dinamikler, farklı yoğunluklarda da olsa, pek çok ülkede gözleniyor: bastırılan siyaset geri dönmenin yollarını arıyor.

Eninde sonunda sandık gerçeği söyler

Bu tablo bize şunu söylüyor: Otoriter iktidarlar seçimleri kaybetmekten korktukları için değil, kaybetmeyecekleri bir sistem kurdukları için güçlü görünüyor. Ama bu aynı zamanda kırılgan bir güçtür. Çünkü gerçek rekabetin bastırıldığı her sistem, toplumdaki gerilimi biriktirir.

Tarih, sandığın anlamını yitirdiği dönemlerin sonsuza kadar sürmediğini defalarca gösterdi. Baskı arttıkça, ses kısıldıkça, seçenekler daraldıkça, toplumlar bir noktada o sessizliği kırmanın yolunu buldu. Çünkü sandık yalnızca bir araç değil, aynı zamanda bir hafızadır. Bastırılan iradenin eninde sonunda kendini hatırlatma biçimidir.

Ve belki de bütün bu tartışmanın özeti tek bir cümlede saklı:

Ne kadar kontrol edilirse edilsin, ne kadar şekillendirilirse şekillendirilsin… eninde sonunda o sandık, iktidarın değil, halkın neyi seçtiğini söyler.


© T24