Boncuk

Diğer

31 Aralık 2025

O sabah yine içindeki çocukla uyandı. İçi içine sığmıyordu. Giyinip tıraş oldu; alelacele kahvaltısını yaptığı gibi kendini dışarı atması bir oldu.

E5 Karayolu’nun hemen yanı başındaki binanın önüne geldiğinde saat 14.00 sularıydı. İçinde olmayı hiç arzu etmediği, asık suratlı, soğuk binanın kapısından içeri girdi. Bahçenin bir köşesine büzülmüş duran kayısı ağacına göz kırparak ilerledi. Birkaç parça eşyayı teslim etti. İçinde taşıdığı neşeli, kıpır kıpır, heyecanlı çocukla birlikte erkekler sırasına girdi. Erkek ve kadınların iki sıra olduğu kuyruk yavaş yavaş ilerledi. Sıra kendine geldiğinde bir görevli tarafından önce dedektörden, sonra el yordamıyla tepeden tırnağa arandı. Hemen sağ taraftaki kayıt masasına isimlerini söyledi, kimliğini bırakıp buradan aldığı yaka kartını boynuna astı.

Kadınlı erkekli kalabalık birleşince sıra uzamıştı. Yüreğinin bir köşesine pusmuş çocuk sabırsızdı. Duvara monte edilmiş ve ona bön bön bakan kutuya yaklaştı; ortadaki cam bölmeye gözünü kırpmadan bakarak retinasını okuttu. Burası, aynı zamanda önceki grubun çıkmasını bekleyecekleri salondu. Gözü, gri kirli beyaz renkli duvardaki yazıya ilişti:

“Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.”

Yerinde duramıyordu. Biraz sonra, önceki grubun içeri girmesiyle odadaki heyecanlı kalabalık kapıdan dışarı aktı. Yüreğinde yetmiş yıllık dünya yükü taşıyan adam, heyecanı bin kat artmış çocukla yarışır gibi fırladı. Bahçe aralığından soluksuz geçip yan binaya girdi. Burası, turnikelerden önceki son arama noktasıydı. İçindeki çocuk kanat takmış, kuş olup uçacak gibiydi.

Nihayet sıra ondaydı. Görevliyle göz göze geldi, gülümsedi. Kendini, üzerinde gezinecek soğuk, sert ellerin nobran yoklayışlarına bıraktı. Önce kabanının yan cepleri, sonra üsttekiler yoklandı. Pantolon ceplerinin ters yüz edilmesi yeterliydi.

Görevli işini çabuk bitirmişti. Tam “Geç,” diyecekti ki bir şey hatırlamış gibi oldu. Öyle ya, bir de iç cepleri olacaktı bunun. Elleri kabanının iç kısmına uzandı. Bir taraftaki cebi kurcaladı. Boştu. “Tamam, geç,” der gibi bir eliyle adamı çekerken sağ eli diğer cepteydi. Dirseğini kaldırdı, parmaklarıyla cebin derinliklerine kadar indi, orada bir süre dolaştı…

Birden durdu! Alnı kırışmış, kaşları çatılmıştı. Yüzüne kocaman bir soru işareti yapıştı. Parmakları cebin derinliklerinde durup kaldı, gözleri define bulmuş gibi parıldadı. Elini yavaşça çıkardı. Görevlinin define bulmuş gibi bakan gözlerine sert, sert olduğu kadar merak dolu bir ifade yerleşti. Parmakları arasında güçlükle tutabildiği parlak, minik tanecikleri adama göstererek:

“Bu ne!?” diye sordu.

Adam, yüreğindeki sevincin apansız soğuduğunu, buza kestiğini hissetti. İçindeki neşe dolu, heyecanlı, kıpır kıpır o çocuk da sustu. Utangaç, mahcup bir sesle:

“Boncuk,” dedi…

2014 yazı… Bizmoune Mağarası, Essaouira yakınları, Batı Fas.

Mağaranın derinliklerindeki dört adam, fenerin aydınlattığı parlak, kaygan cismi dikkatle inceler. İçlerinden biri, elindeki fırçayla cismin üzerindeki son toprak kalıntılarını da itinayla temizler. Üçü orta yaşın çok üstünde, biri genç sayılabilecek bu dört kişi, parlak cismin ortasındaki deliğe şaşkınlıkla bakakalır…

Bundan yedi yıl sonra Science Advances dergisinde bir makale yayımlanır. 24 Eylül 2021 tarihli makalenin başlığı, Fas’ın Essaouira........

© T24