Ağacı sökmek için onları sökmen lazım çünkü!
Çünkü onlar zeytin ağacına sarılmıştı!
Çünkü onların “iktidar kankası holding”i yoktu!
Çünkü onların polisi, jandarması, özel güvenlikçisi yoktu!
Çünkü onların savundukları toprakları, ağaçlarıydı; affedilmiş vergi borçları, yağmaladıkları araziler, yok ettikleri ağaçlar, ormanlar yoktu!
Önce Zehra Nine sarıldığı zeytin ağacı yaşasın diye ömrünün son nefesini verdi. Sonra “Muhtar annenin kızı” Esra sarıldığı zeytin ağacının sesi oldu diye tutuklandı.
Bunu şöyle de tercüme edin: Avukatlar Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı neden hapisteyse, “Gezi” neden hapisteyse, mesleki kimliklerini ve vicdanlı kişiliklerini “halkın bilgi edinme hakkı” ve hakikat için kullanan gazeteciler neden hapisteyse, sendikacı Mehmet Türkmen neden hapisteyse, Esra Işık da o yüzden tutuklandı.
İktidar, “bir sınıfın bir sınıf üstündeki tahakkümü”nü sağlamak, pekiştirmek, katmerlendirmek, katlamak için her itiraza saldırıyor. Berkin, Ali İsmail ve diğerleri de öyle can vermişti, öğretmen Metin Lokumcu da.
Polis ve jandarma “kamu gücü, halk adına kolluk kuvveti” olmaktan çıkarılıyor; özel çıkarların özel güvenlikçisi, iktidar hempalarının “kulluk kuvveti” olarak halkın üstüne salınıyor.
Oysa o jandarmanın çoğu da “köy çocuğu!” Kendilerini de ezen bir düzende “emir komuta”yla, kendilerini de ezenlerin menfaatleri için kendileri gibi ezilenlerin üstüne sürülüyor.
Akbelen nöbetçileri (Fotoğraf: Esra Işık)
Yıllarca o gazetede, şu gazetede ve işte burada da, “ezilen askerler”i yazdım. Onların güvenen, içten, feryat eden, bunalımlar içindeki mektuplarını, mesajlarını, sürüklendikleri intiharları yazdım.
Sonra bakıyorsun: Akbelen’de zeytin ağaçlarını, topraklarını korumak isteyenlerin üstüne sürülmüş “ezilen askerler!”
Sonra bakıyorsun: Mahir Çayan ve arkadaşlarını “ölüm-öldürülme günü”nde anmak isteyenlere acımasızca vuran “ezilen askerler!”
Bu iktidar “darbe karşıtı” değil miydi! “15 Temmuz” neden bayram? “Darbeye direniş” diye, değil mi? 26 yaşındaki Çayan ve diğerleri ne yapıyordu o sırada? Bir askeri darbenin idama götürdüğü Deniz Gezmiş ve iki arkadaşını kurtarabilmek için, belki de çaresizce olduklarını çoktan bildikleri bir “eylem ve direniş” içindeydiler. “Darbe” darbeyse, direniş direnişse, ne vuruyorsun o insanlara 2026’da! 54 yıl sonra yine vuruyorsun, yine vuruyorsun.
1972-2026… Bu 26 Mahir’in yaşı olmalı! Bazı “köylüler” ihbar etmişti Mahirler’i. Köylülerin hakları için 30’u görememiş 20’li yaşlarının yaşadıkları kadarını, bir son nefesle de verenleri. Şimdi ne oluyor? Jandarma “büyük patron”un ihbar ettiği köylülere vuruyor, onları patron namına evlerinden, tarlalarından, ağaçlarından sürmeye koyuluyor, Esra’yı alıp götürüyorlar.
Akbelen’e gitmiştik. Direnen halkı yalnız bırakmamak için oraya koşanların sayısı giderek eksiliyordu. Oradaki Jandarma komutanı önce tel örgülerden, nöbet noktasından içeri almak istemedi; sonra “gbt” yaptı, sonra “googleladı!” Yüzü asıldı mıydı yoksa emir komutayla koşturulduğu bu “görev”den o da utanıyor muydu, ama donuklaşmıştı. Sessizce bıraktı direniş alanına girmemiz için.
Umur Talu (solda) ve Esra Işık
Elbette “görev”in ne olduğunu, “emir kulluğu”nun nasıl bir kulluk olduğunu biliyorum. Ancak o copları, sopaları sallayan, o kelepçeleri takan her “halk çocuğu” da hayatı boyu unutmamalı ki, düzenin halka ve tabii ki onlara da vurduğu damga “acı”dır, başka bir şey değil!
Adalet Bakanı olsam, İçişleri Bakanı olsam, vali veya en üst makam olsam, “Nihat Bey’in madenleri” çoğalsın, kazancı, kârı büyüsün, silinmiş vergiler ve borçlar öylece sürsün diye ağaca sarılmış bir ninenin ölümünden de, nineye sarılmış bir genç kızın tutuklanmasından da utanırım. Kendi çocuklarının yüzüne bir de bu yüzden bakamaz insan!
Ama “sınıf savaşı” böyle bir şey işte. Köylü, işçi, “sıradan” denen insanlar eziliyor, çoğu çoğunlukla susuyor; “itiraz” eden, itirazları dillendiren, itirazıyla direnen ise kazınmak isteniyor. “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçu nedense hep onların üstüne kalıyor. Oysa kibrin, kinin, düşmanlığın sahipleri, “sınıf savaşı”nın da hükmen galipleri! Yıllarca bu ülkede “bir sınıfın başka bir sınıf üstünde tahakkümü” diye akıllarınca ortada zerre esamesi de olmayan “proleterya diktatörlüğü”nü mahkum edenler, “ezilenler” üzerinde ve onların sesi-nefesi olanların üstünde tepinerek diktatörce hüküm sürenler.
Ağaca düşman, toprağa düşman, hayvana düşman, emeğe düşman, insana düşman, haysiyete, hayatiyete, vicdana düşman bir kin bu!
Akbelen’de Esra’yı tutuklatan patronun bir de “senfoni orkestrası” var. Şef baget sallarken bir düşünsün: Bu bagetin öteki yüzü cop ve sopa, çellonun öteki yüzü dozer, yaylıların öteki yüzü kelepçe, nefeslilerin öteki yüzü Zehra Nine’nin tükenmiş, direnenin kısılmış nefesi, halkın nefes nefese kalışı diye. Her notanın öteki yüzü yağmalanmış bir orman, sökülmüş bir ağaç, ezilmek, kazınmak istenen bir insan diye!
