Yeni din: Futbol |
Toplu bulunma ortamları aynı zamanda toplumlaşma iştahını artıran masif bir birliktelik ortamıdır. Bir yandan bir yere, bir ortama, bir kitleye ait olma arayışı, diğer yandan da kendi aidiyetini bir yere karşı çıkarak anlamlandıracağın bir rakip taraf arayışı. Çünkü taraftarlık aynı zamanda bir karşı taraf oluşturmaktır da. Futbol böyle bir sosyolojik katman oluştururken aslında dinsel formasyonu andıran bir ritüel ortamının da oluşmasını sağlıyor. Din bağlanmak demektir; re-ligare (yeniden-bağlamak) köklerinden türeyen bir sözcüktür. Siyasi kalıplar içinde şekillenen kitleler de meydanlarda birikirken aslında bir bağlanma ritüelini gerçekleştirirler. Futbol bu yönüyle dine dönüşmeye oldukça yakın bir fenomen gibi duruyor. Stadyumlar neredeyse bir toplu ibadet alanına dönüşmüş; taraftar olmak aynı zamanda bir bağlanma biçimidir de...
Futbolu yalnızca bir spor değil, bir ritüel üretim alanı ve aidiyet makinesi olarak ele almak lazım; bu, özellikle modern toplum analizlerinde ciddi karşılığı olan bir perspektif sunabilir. Öncelikle “birlikte bulunma” meselesi klasik sosyolojide Émile Durkheim’ın “kolektif taşkınlık” dediği duruma çok yakın. Kalabalıklar içinde birey, tekil kimliğini askıya alıp daha büyük bir bütünün parçası haline gelir. Stadyum bu anlamda sadece bir mekân değil, bir duygu yoğunlaştırıcıdır. Orada yaşanan coşku, öfke, umut – hepsi paylaşıldığı için büyür ve kutsallaşmaya yaklaşır.
İkinci olarak, “karşı taraf” meselesi var. Taraftarlık yalnızca aidiyet değil, aynı zamanda negatif bir tanımlamadır: “Biz kimiz?” sorusu çoğu zaman “Onlar kim değil?” üzerinden kurulur. Bu, kimliğin diyalektik yapısıdır. Futbol burada neredeyse bir mitoloji kurar; kahramanlar (oyuncular), kutsal renkler (formalar), anlatılar (efsane maçlar), hatta düşman figürleri. Ritüel boyuta gelirsek dinle kurduğum paralellik isabetli sayılsa da burada küçük bir ayrım önemli olabilir: Futbol, tam anlamıyla bir din değildir; çünkü metafizik bir hakikat iddiası taşımaz. Ama güçlü biçimde bir “sivil din” ya da “ritüel sistem” gibi çalışır. Bu noktada Victor Turner’ın “liminalite” kavramı devreye girer: Stadyuma girildiğinde gündelik hayat askıya alınır. İnsanlar başka bir role geçer – bağırır, ağlar, sarılır, hatta normalde yapmayacağı davranışları yapar. Bu, ritüelin geçici dönüşüm alanıdır.
“Re-ligare” (yeniden bağlanma) vurgusu önemli. Futbolun yaptığı şeylerden biri şu: Bireyi yalnızlıktan çıkarır. Onu bir “biz” içine yerleştirir. Bu, “biz”i duygusal olarak yoğunlaştırır. Ve bunu tekrar eden ritüellerle (maçlarla) sürekli kılar. Bu açıdan stadyum gerçekten de bir “ibadet mekânına” benzer ama Tanrı yerine takım vardır, dua yerine tezahürat, litürji yerine maç ritüeli.
Siyasetle kurduğum paralellik yerinde olsa da günümüzde bu yön zayıflıyor. Meydanlar, mitingler, marşlar… Bunlar da aynı yapısal mekanizmayı kullanır. Çünkü mesele ideolojiden önce bağlanma ihtiyacıdır. İnsan önce bağlanır, sonra anlamlandırır. Ama burada eleştirel bir kırılma noktası da eklemek gerekir: Futbolun bu “yarı-dinsel” yapısı, aynı zamanda kolayca manipüle edilebilir bir alan yaratır. Kitle duygusu yükseldiğinde eleştirel düşünme zayıflar. Bu yüzden futbol: Hem özgürleştirici bir kolektif deneyim olabilir, hem de yönlendirilebilir bir kitle enerjisi üretir.
Futbolu tam olarak dine dönüşen bir fenomen olarak değil de dinsel form üreten bir toplumsal pratik olarak konumlandırıyorum. Bu nüans önemli – çünkü biri özsel bir iddia, diğeri yapısal bir analiz. Futbol, küresel ölçekte devasa bir endüstri ve bunun merkezinde FIFA gibi kurumlar var. Yayın hakları, sponsorluklar, bahis ekonomisi, reklam… Bu açıdan bakıldığında stadyumlar yatırım, istihdam ve görünür bir büyüme demektir. Siyasal görünürlük ve “inşa politikası” açısından stadyum gibi projeler hızlı yapılır, görsel olarak etkileyicidir. Tıpkı cami inşaatlarında olduğu gibi. Açılışı yapılır, kitleler etkilenir, politik sermaye üretir. Bu yüzden stadyum, siyaset açısından kullanışlı bir nesnedir.
Ancak burada iş daha kritik bir noktaya geliyor. Futbol duyguyu yoğunlaştırır, kimlik üretir ve karşıtlık yaratır. Bu özellikler onu sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyo-politik bir regülasyon aracı haline getirir. Eğer büyük kitleler hafta sonunu stadyumda, gündemini maçta, duygusal enerjisini rekabette tüketiyorsa, bu enerji başka alanlara daha az yönelir. Futbol zaten bir ritüel alanıydı; şimdi bu ritüel ekonomik olarak metalaşıyor, siyasal olarak araçsallaştırılıyor. Ortaya şu çıkıyor: yönetilebilir bir kolektif heyecan… Bu durum irrasyonel değil, aksine kendi içinde oldukça rasyonel.
Futbolun yaygınlaştırılması yalnızca ekonomik bir genişleme değil, aynı zamanda duygusal enerjinin yönlendirilmesi meselesidir. Bu nedenle tercih çoğu zaman görünür olanın lehine yapılır. Bu noktada futbol, bir eğlence alanı olmanın ötesine geçerek rıza üretim mekanizmasına eklemlenir. Futbol da bu gönüllü katılımın en yoğun ve duygusal biçimlerinden birini sağlar. Bu durumda toplumun eleştirel kapasitesini uzun vadede güçlendirecek alanlar geri plana itilirken, anlık birlik ve heyecan üreten yapılar öne çıkar. Bu da futbolu, ekonomik olduğu kadar sosyo-politik bir düzenleme aracı haline getirir. Bu yüzden mesele futbolun kendisi değil; ona yüklenen işlevdir.