Kafa karışıklığı, kopuş ve yaratıcılık
İnsan berrak bir zihin olarak doğar. Ne bir çelişkisi ne de kafa karışıklığı var. Çünkü hala anne bedeninin bir parçasıdır ve başka bir kişilik karakteri taşımıyor. Kafa karışıklığı insanın kendi olması – olabilmesi açısından olumlu bir zihinsel tahrik olarak algılanmalı. Tüm büyüme ve gelişme süreçlerinde eğer kafa karışıklığı baskılanması gereken olumsuz bir zihinsel ya da psişik durum olarak algılanırsa kişi kendi eğilimlerini riskli bir davranış olarak algılayıp kendine dayatılan davranışları içselleştirmeye başlar. Bu da yine “anne” figürünün baskınlığının bir tezahürüdür. Önce anne sonra toplumsal yapı bir kıskaca dönüşür. Bu, yüzden kafa karışıklığı kişisel gelişimin bir engeli değil kişinin kendini yeniden inşa etmenin bir olanağıdır. Önemi olan bunun farkında olup bunu “kişi olma” arayışının bir parçası haline getirebilmektir. Bu yeniden doğmakla ilgili bir özgürlük girişiminin kendisidir.
“Kafa karışıklığı” üzerine düşündüklerim psikodinamik açıdan bir çerçeve sunuyor gibi görünse de kafa karışıklığını patolojik değil, kurucu bir deneyim olarak konumlandırmayı tercih ederim. Yine de psikoloji temelinde bir tartışma zemini aranıyorsa birkaç söz diyebiliriz. Öncelikle, bebeklikteki “berraklık” meselesine bakabiliriz. Psikanalitik kuramda (özellikle Donald Winnicott ve Margaret Mahler) bebek başlangıçta gerçekten de anneden ayrı bir benlik olarak örgütlenmiş değildir. Mahler’in “ayrışma-bireyleşme” kuramına göre bebek zamanla anneden psikolojik olarak ayrışır. Bu ayrışma süreci aslında –burada sözü edilmese de– “kafa karışıklığı” dediğim şeye çok benzer bir deneyim üretir.
Toplumsal boyuta gelirsek… Burada Jacques Lacan’ın “Büyük Öteki” kavramı akla geliyor. Önce anne, sonra dil, kültür ve........
