Dijital çağ ve yeni cahillik |
Her türlü bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı, içinde yaşadığımız bu dijital çağda cahillik de yeni bir karaktere büründü. Cahillik sadece okumamışlık, bilgisizlik değil bilgiye ihtiyaç duymama durumudur; ancak özellikle sosyal medyada ortaya çıkan “dayanaklardan yoksun haklılık çatışması” cahilliği bir başka boyuta taşıdı: Doğru olan bilgiyi aklın bir düşünceye yatkınlığına göre olumsuzlamak... Bu durum yeni bir entelektüel sınava dönüşmüş durumda…
Bugünkü durum klasik “cehalet” tanımını (bilgi eksikliği) aşarak epistemik bir tavra dönüşmüş görünüyor. Bilgiye ihtiyaç duymama, hatta daha ileri düzeyde bilgiyi bilinçli olarak reddetme. Bu, sıradan bilgisizlikten farklı olarak normatif bir pozisyon içerir. Bu dönüşümü birkaç eksende netleştirmek lazım.
Enformasyon bolluğu ve epistemik yorgunluk dikkat dağınıklığına neden olurken yeterlilik nosyonu da dönüşüyor. Dijital çağda sorun bilgiye erişememek değil, aşırı enformasyon içinde ayıklama yapamamaktır. Algoritmik platformlar dikkat ekonomisine göre çalışır; doğruluk değil, etkileşim önceliklidir. Bu ortamda bilginin doğruluk değeri, görünürlük değeriyle yer değiştirir. Argüman, yerini pozisyona bırakır. Hakikat, “trend” olanın gölgesinde kalır. Bu da epistemik bir tembellik üretir: “Araştırmaya gerek yok, zaten hissediyorum.” Dayanaksız haklılık çatışması ve onaylanma psikolojisi de bu tembellikten kaynaklanır.
Peki, bu tembellik sözünü ettiğimiz etkilerin bir sonucu mu? Pek de öyle görünmüyor; daha fazla kolaya kaçan bir tercih gibi duruyor. Bu durumda, doğru olan bilgiye karşı çıkış ve değersizleştirme epistemik değil, varoluşsaldır. “Yanlışım” demek, “ben yanlışım”a dönüşür. Yanlış olmayı kabul etmek ise kendini inkâra dönüşür. Dolayısıyla doğru bilgi, mantıksal olarak değil, psikolojik direnç üzerinden reddedilir.
Bu yeni bir entelektüel sınav mı? Evet – ama içerik düzeyinde değil, epistemoloji düzeyinde. Klasik modern entelektüel sınav, doğru bilgiye ulaşma sorusuydu. Bugünkü sınav ise: Doğru bilgiyi isteme iradesini nasıl koruyacağız? Bu, özellikle sanat ve bilinç üzerine düşünen bir entelektüel için kritik bir eşik. Çünkü mesele artık bilgi üretmek değil, bilginin değerini savunmak.
“Aklın yatkınlığına göre olumsuzlama” meselesine gelince, burada ilginç bir kırılma var: Akıl, doğruluğu tartan bir araç olmaktan çıkıp, arzuya hizmet eden bir araç haline geliyor. Bu noktada Hannah Arendt’in “hakikat sonrası siyaset” analizleri ve Jean Baudrillard’ın simülasyon kuramı yeniden okunabilir. Çünkü burada mesele yalan değil; hakikatin önemsizleşmesidir. Yani problem: “Bu doğru mu?” sorusunda değil, “Bu benim pozisyonumu güçlendiriyor mu?” sorusundadır. Bu tehlikeli eğilim karşımıza üç sonucu çıkarır: Epistemik kabileleşme – herkes kendi bilgi evrenini kurar… Diyalogun çöküşü – tartışma yerini karşılıklı monologlara bırakır… Ve eleştirel düşüncenin aşınması – argüman üretmek yerine slogan üretmek yeterli olur. Bu anlamda evet, bu yeni bir entelektüel sınavdır; çünkü entelektüelin görevi artık yalnızca üretmek değil, aynı zamanda epistemik etiği savunmaktır.
Belki de anlamamız gereken şey, insan gerçekten hakikatin mi yoksa kendini doğrulamanın mı arayışındadır? Öyle görülüyor ki dijital çağ, ikinci eğilimi teknik olarak güçlendirdi. Bu nedenle cahillik artık bir eksiklik değil, kimi zaman bilinçli bir tercihe dönüşüyor. Bun durumu epistemik irade krizi ve “yeni cehalet” olarak adlandırabiliriz.
Modern çağın büyük ideali bilgiye erişimin demokratikleşmesiydi. Matbaanın yaygınlaşmasından dijital ağların küresel dolaşımına kadar uzanan süreçte insanlık, bilgiye ulaşma imkânlarını giderek genişletti. Bugün ise paradoksal bir durumla karşı karşıyayız: Bilginin en erişilebilir olduğu dönemde, bilgiye yönelik isteğin zayıfladığı bir kültürel iklim ortaya çıkmıştır. Bu durum klasik anlamdaki cehaletten farklıdır. Geleneksel cehalet bilgi eksikliğini ifade ederken, çağımızda giderek görünür hâle gelen yeni cehalet, bilgiye ihtiyaç duymama veya bilgiyi bilinçli olarak reddetme tavrı olarak tanımlanabilir. Bu nedenle günümüzde cehalet artık yalnızca eğitimsel bir sorun değil, epistemik bir irade meselesi haline gelmiştir.
Dijital iletişim ortamları bu dönüşümü hızlandıran başlıca alanlardan biridir. Sosyal medya platformlarının işleyiş mantığı doğruluğu değil görünürlüğü ödüllendirir; böylece bilgi değeri, yerini dikkat değerine bırakır. Bu ortamda düşünceler çoğu zaman kanıt ve gerekçelerle değil, hızlı dolaşıma giren kanaatlerle varlık kazanır. Tartışma ise hakikatin araştırılması olmaktan çıkarak, karşılıklı haklılık iddialarının yarıştığı bir performansa dönüşür. Ortaya çıkan durum, dayanaklardan yoksun fakat güçlü bir kesinlik duygusuyla savunulan görüşlerin çatışmasıdır.
Bu çatışma biçimi yalnızca iletişim tarzını değil, düşünmenin kendisini de dönüştürür. Bilgi artık hakikati sınamak için başvurulan bir kaynak olmaktan çok, önceden benimsenmiş bir görüşü desteklemek için kullanılan bir araç haline gelir. Böylece akıl, doğruluğu araştıran bir yeti olmaktan uzaklaşıp inançları meşrulaştıran bir mekanizmaya dönüşür. Bu durum, bilişsel psikolojinin “onaylanma yanlılığı” olarak adlandırdığı eğilimin kültürel ölçekte yaygınlaşmasıyla yakından ilişkilidir. Bir başka açıdan buna “cahilliğin yeni modalitesi” de diyebiliriz.