Bilim ve sanat, yaratıcılık ve sezgi
Bilim ve sanatın birbirinin tam zıttı olduğu yönünde eskiden kalma bilgi dağarcığımıza yerleşmiş yanlış bir düşünce var. Bilimin, beynin sol yarımküresiyle ilişkilendirildiği, mantıklı ve yapılandırılmış olduğu; sanatın ise sağ yarımkürenin alanı olduğu, yumuşak, yaratıcı, pratik yargı ve doğuştan gelen beceriyle yönlendirildiği düşünülüyor. Ancak son zamanlarda bunun böyle olmadığı üzerine tartışmalar var.
Bilim katı ve algoritmik değil, tıpkı sanat gibi sezgi ve yaratıcılık gerektiren bir süreçtir. Bunun böyle olduğunu farklı disiplinlerde düşünen ve yazan bir sanatçı olarak hep düşündüm. Sanat kendi arayışını bilimden farklı akıl yürütme yordamıyla sürdürse de merkezde hep bir bilince açılma eğilimi vardır. Bilimin de amacı farklı değil ve bilimde de tıpkı sanatta olduğu gibi tinsel ve metafizik bir yönelim hep vardır. Bilimde deney bir kuşkuyu gidermek içindir. Sanatta deneyim kuşkuyla yüzleşmek içindir. Bu yüzden bir sanatçı bir bilim insanı gibi pozitivist olamaz, bir bilim insanı da metafiziğin hakikatle ilgili derinlik arayışını sanatın sezgiselliğinde arar. Bu, yaratıcılığın kendi dinamikleriyle ilgilidir ve sanatta farklı bilimde farklı değil.
Yazdıklarım aslında son yıllarda hem nörobilimde, hem de bilim felsefesinde ciddi biçimde tartışılan bir meseleye dokunuyor. Kısaca söylemek gerekirse: bugün birçok araştırmacı benim ampirik çıkarsamalarıma oldukça yakın düşünüyor. Yani bilim ile sanatın zihinsel süreçleri sanıldığından çok daha fazla örtüşüyor.
Uzun süre bilimsel diye kabul görse de popüler kültüre yerleşen şu anlatı vardı: beynin sol yarımküresi mantık, matematik ve bilime yatkınlığın, sağ yarımküresi ise sanat, sezgi ve yaratıcılığa yatkınlığın organik kesitleridir. Ama modern........
