Sosyal medyadan üçüncü olur mu?

Diğer

31 Aralık 2025

Psikanalitik kuramda, farklı ekoller tarafından çeşitli anlamlarda kullanılan ve toplumsal bağlamda da açıklayıcı olabilme potansiyeli taşıyan bir kavram var: Üçüncü (ve üçüncülük). Son zamanlarda beni etkileyip düşündüren iki haber ve bu haberlerin sosyal medyadaki yansımaları nedeniyle, bu kavramı aşağıda okuyacağınız şekilde kullanmayı denedim.

Bu haberlerden ilki, Şanlıurfa’da bir marangoz atölyesinde çırak olarak çalışan ve aynı iş yerinde çalışan kalfa ve arkadaşları tarafından elleri bağlanıp makatına kompresörle yüksek basınçlı hava sıkılması sonucunda ağır yaralanıp birkaç gün sonra da maalesef hayatını kaybeden 15 yaşındaki bir çocuk işçi ile ilgiliydi.[1] Olayın ardından gözaltına alınan işkenceci saldırgan(lar) mahkeme tarafından adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı. Ancak sosyal medyada bu salıverilmeye şiddetli bir tepki gösterildi ve sonrasında saldırgan başka bir ile kaçmaya çalışırken yakalanıp nöbetçi mahkeme tarafından tutuklandı. Sürecin devamına ilişkin fazla bir bilgi bulamadım, ancak yeni dönemin özelliği olarak çok sık, daha doğrusu olur olmaz yerlerde karşılaştığımız “dosyaya gizlilik kararı konması” uygulaması, adaletin tecellisi konusunda karamsarlık yaratıyor.

Haberi ilk okuduğumda olayın sağlık bakımından ciddiyeti tam olarak belli değildi, ama bu saldırıyla bedenine zorla müdahale edilen çocuk işçinin sınırlarının en vahşi şekilde ihlal edildiği açıktı. Bedensel bütünlüğü sadece fiziksel olarak değil, simgesel olarak da parçalanmıştı. Açıkça işkence niteliği taşıyan bu eylemin yarattığı dehşete, en sıradan gerekçelerle insanların tutuklanabildiği bir ülkede bunu yapanların serbest bırakılmış olmasının yarattığı üzüntülü şaşkınlık da ilave oluyordu. Bu duygular toplumsal düzeyde de güçlü biçimde ifade edilip sosyal medyada bir infial havası oluşunca, saldırgan ancak o zaman tutuklandı.[2]

İkinci haber, T24’teki (ve başka pek çok mecradaki) anlatımla aktarırsam “Ekonomik krizin derinleştiği, yoksulluğun arttığı bir dönemde TBMM’deki bütçe görüşmelerine lüks saatlerle katılan milletvekilleri tepki topladı. AKP’li Nebi Hatipoğlu’nun 9,2 milyon liralık saati tartışmaların merkezine oturdu” şeklindeydi. Hatipoğlu, İyi Parti’den seçildikten sonra iki yıl önce AKP’ye geçmiş, bu nedenle de hayli tepki toplamıştı. Hem televizyon kanallarında hem sosyal medyada bu haber geniş biçimde yankılandı ve Nebi Hatipoğlu da sosyal medyada bu haberlere sert bir cevap verdi.[3]

“Özgür Özel'in Edirne'de yaptığı 'Meriç' açıklamasını okuyunca eskilerin 'şişede durduğu gibi durmaz' sözü aklıma geliverdi birden nedense. Bu ülkeyi çeyrek yüzyıldır yönetmiş, aziz milletimizin teveccühü ile sayısız hizmete imza atmış partinin yerli-milli evlatları ölürde, vatansız kalmaz. Ama ne ilginç ki senin destekçin tonla suçlu-aranan-kayıp-kaçak Avrupa'da... Öte yandan, Özgür'le, Veli; 'Sözcü'nüzün yazdığı mektubu bugün okudum. Bilin isterim; sipariş haberinizden çekinip, mezar başında rakı içmenizi, İngiltere'lerde yalvar yakar ağlayarak ülkenizi şikayet etmenizi, her türlü basiretsizliğinizi, ahlaksızlığınızı, ahmaklığınızı dilime dolamayı bırakacağımı zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Hayatımda tek kuruş kamu ihalem yok! Haram mal saklanır, helal kazanılmış malı saklamaya gerek yok! Sizlerden farkımda budur..."”

Üslub-u beyan aynıyla insan derler; bu paylaşım, tarzıyla, yazımıyla, hitabıyla, içinden konuştuğu düşünsel dünyayla sahibi hakkında bir kanaat oluşturuyor. Hatipoğlu’nun paylaşımlarına sosyal medyada çok sayıda yanıt geldi. Bu yanıtların büyük bölümü, halkın yoksulluk ve hayat pahalılığıyla boğuştuğu sırada bir milletvekilinin böyle bir saat takmasını yadırgıyor ve ahlaki açıdan sorunlu buluyordu. Daha küçük bir kesim ise Hatipoğlu’nun zengin bir sanayici olduğunu ve kazancını dilediği şekilde harcayabileceğini savunuyordu.

Yazıyı bu iki habere verilen sosyal medya tepkilerinden hareketle kurgulamıştım. Ancak Fenerbahçe Kulübü Başkanı Sadettin Saran’ın gözaltına alınmasına ve Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy’un tutuklanmasına verilen tepkiler de, yazı okunurken akılda tutulabilecek benzer örnekler olarak düşünülebilir.

“Üçüncü”, iki özne arasındaki ilişkinin salt karşılıklılık düzeyini aşmasını, ilişkinin mesafe, düşünme ve anlamlandırma olanaklarını kazanmasını sağlayan bir düzenleyici düzlemi ifade eder. İki kişinin ilişkisel olarak kilitlendiği, ilişkinin kapalı bir devre halini aldığı, etkileşimin karşılıklı tepkiler vermekten ibaret olmaya başladığı durumlarda, üçüncünün varlığı, bu kapalı devreyi açar; ilişkiyi genişletip düzenler. Üçüncü; bir kural, bir dil, bir tanıklık, bir bakış açısı ya da paylaşılan bir simgesel alan olarak ortaya çıkabilir. Bu anlamda üçüncü ilişkiyi dışarıdan denetleyen bir otorite olmaktan çok, tarafların hem birbirleri hem de kendileri hakkında düşünebilmelerini sağlayan bir ara-alandır.

Bireysel gelişimde Üçüncü başlangıçtaki anne-bebek birliğini bozan ve bebeği dış dünyaya açan unsurdur. Jacques Lacan’da Üçüncü, bebek ile anne arasındaki bağın arasına giren “Babanın-Adı”dır. Anneye “bebek senin her şeyin değil”, bebeğe ise “sen annenin her şeyi değilsin” diyen bir yasa olarak iş görür. Bu müdahale, çocuğu Simge’nin yani Dil’in dünyasına sokar; Üçüncü burada ensest yasağını ve toplumsal kuralları temsil eder.

İnsanın bedensel ve zihinsel deneyimi başlangıçta içsel bir akış gibi yaşanırken duyumlar, arzular, hoşnutsuzluklar ve beklentiler bireyin iç döngüsünde dolanır. Ancak bu içsel süreklilik kaçınılmaz olarak bir noktada kesintiye uğrar. Bir söz, bir yasak ya da bir çağrı özneyi kendi iç döngüsünden çıkararak başkasına doğru iter. Bu geçiş yalnızca iki özne arasında kurulan bir ilişki değildir; tam tersine, öznenin başkasıyla ilişkilenebilmesi için araya bir üçüncü düzeyin girmesi gerekir. Lacan, bu üçüncü düzeyi, bireysel niyetlerin ya da duygulanımların ötesinde işleyen........

© T24