Öcalan’ın çağrısıyla 1999’da silah bırakarak Türkiye’ye gelen Yüksel Genç anlatıyor: Dönmesi söz konusu olan binlerce genç var, Türkiye’nin buna hazırlanması lazım
İçinde bulunduğumuz ve risklerle dolu bir duraksama döneminden geçen barış sürecinde beklenen ‘yasal adımlar’dan bir tanesi de PKK militanlarının silahsızlanıp Türkiye’ye gelmesi, siyaset yapabilmelerinin önünün açılması ve özgürlüklerinin garanti altına alınması.
Aslında PKK bunu daha önce de birkaç defa denedi, yani ilk defa “Silahı bırakalım, demokratik siyaset yapalım” demiyorlar. 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla ilk olarak sekiz kişilik bir militan ekibi Türkiye’ye gelip silahlarını teslim etmiş ve siyaset yapma taleplerini dile getirmişti. Bu sekiz kişilik ekipten biri de Yüksel Genç. Diyarbakır’a gitmişken kendisiyle yaşadığı süreci, nelerle karşılaştığını ve o günün bugünle benzerliklerini konuşmak istedim.
Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Merkezi SAMER’in koordinatörü olarak hayatına devam eden Genç’le kendi deneyimleri ile dağdan ovaya iniş sürecini ve Meclis’te var olma ihtimallerini konuştuk.
- Yüksel Hanım, sizinle bugün silahları bırakıp siyasete katılması söz konusu olan PKK militanlarının neyi neden istediğini, önce yasal düzenleme, sonra silah bırakma ısrarının nedenini anlamak için konuşmak istedim. Zira 1999 yılında benzer bir süreci yaşadınız.
Evet…
- Çağrıdan nasıl haberdar oldunuz?
1999’un Temmuz, Ağustos başları gibi -tam tarihi hatırlamıyorum- bulunduğum birlikten karargâha çağrıldım. Öcalan tutuklanmış ama gelişmelere, haberlere ulaşmak zordu. Daha çok radyo üzerinden takip edebiliyorduk. Öcalan’ın tutuklandıktan sonraki sürecini çok az bilebiliyoruz, çok az takip edebiliyoruz. Kamuoyuna yansıyan İmralı savunmalarından takip ediyoruz ama onun dışında hiçbir bilgi akmıyordu bulunduğumuz yere. Karargâha gittiğimde çağrıyı öğrendim.
- Burada bir araya gireyim; siz Şam’da bizzat Öcalan’dan eğitim almışsınız. O dönem silahsızlanma ve siyaset yapma ideali var mı, bahsedilen bir konu mu?
1993 ateşkesinden bu yana Kürt meselesinin Türkiye’de diyalogla çözülmesine dair değerlendirmeler vardı. 95’te de aslında benim Şam da olduğum zamanlarda ‘bağımsız Kürdistan’ meselesinden özgürleşmek, özgür olmak meselesine dair değerlendirmelerini hatırlıyorum. Türkiye ile ateşkes süreçlerinin tartışmalarına yer yer tanık oldum, yer yer izledim. Dolayısıyla o dönemlerde de Türkiye ile uzlaşı alanları, barış tartışmaları ve bunun üzerinden mücadelenin yön değiştirmesine dönük bir çaba aslında hep vardı. Bunun farkındaydık ama galiba bu biraz taktik gibi geliyordu o zamanlarda pek çoğumuza. 1999’da ‘demokratik cumhuriyet’ tezini sistem olarak mahkemede dillendirdiğinde ‘Kürt ve Kürdistan’ meselesinin çözümü ‘demokratik cumhuriyet’ diye kaynak hâline getirilip bize ulaştığında, ilk başta birçok arkadaş şaşırdı, ben en az şaşıranlardan biri olduğumu fark etmiştim o zaman. Çünkü 95 sürecinde 96’nın Ağustos’una kadar Öcalan’ın yanındaydım. O tarihlerde anlatılarından dolayı neyi niye söylediğini anlamam bir miktar daha kolay olmuştu. 1999’da bizim gördüğümüz paradigma bir sistem olarak karşımızdaydı evet ama aslında 95-96 yılında benim sahada dinlediklerim ve daha öncesindeki girişimler onun birer ön adımlarıydı. Dolayısıyla aslında doksanlarda zaten yönü buraya kırmaya çalışan çok ciddi girişimler var, hepimizin de gözü önünde ama yeterince stratejik bir tutum gibi algılama konusunda ötelemişiz.
- Karargâhtan çağrılmanızdan devam edelim…
“Karargâh çağırıyor seni” dediler ve ben de çıkıp gittim. Merkez karargâha vardığımda “Eğer istersen Önderliğin böyle bir çağrısı var. Bir grup gerillanın Barış ve Demokratik Çözüm Grubu olarak Türkiye’ye gitmesini ve Kürt meselesinin barışçıl siyasal çözüm stratejisine dönük samimiyet adımı olarak askerlere teslim olmasını söylüyor” dediler.
-Ne düşündünüz duyduklarınız karşısında?
Çok şaşırdım. Hatta bir miktar şoke oldum! Ne yapacağız diye anlamaya çalıştım, işte bir grup arkadaş silahlarını askere verecek, “demokratik cumhuriyetin inşasına katılmaya geldik” diyecek. Barışçıl ve siyasal çözüme hazır olduğumuzu söyleyeceğiz.
Karargâhta dendi ki, gönüllü arkadaşlardan seçmek istiyoruz ama aynı zamanda Öcalan’ın sürecini de anlatabilecek, onu tanıyan arkadaşlar olsun istiyoruz. Küçük bir grup olacak. Karargâh civarındaki birlikler durumdan haberdar olmuş. Haberdar olan yüzlerce gerilla mektup ve rapor yazarak göreve talip olmuş.
- Bu isteklilik hâlini neye bağlamalıyız?
Öcalan’ın her çağrısı gerilla tarafından görev olarak algılanır. Bu görev talebi direkt Öcalan’dan gelmişse, her gerilla bunu yerine getirmek ister.
- Hiç sorgulanmaz mı?
Sorgulanmaz olur mu? Ama Öcalan’a duyulan tartışmasız bir güven vardır. O yüzden bu sorgu daha çok anlamaya dönük gelişir. Mesela ben “Ne demek ben silahımı alacağım ve askere teslim edeceğim? Ben askere teslim mi olacağım?” İlk sorum bu oldu… Aslında bir gerilla için silah bırakmak ölümden zordur. Ama hedef barış ve demokrasi. Demokratik mücadele sürecini geliştirmek bizim yeni paradigmamızdı…
“Şok hızlı geçti, ‘Tamam ben giderim’ dedim”
- Katılma kararını almak zaten başlı başına zor bir süreç olmuş olsa gerek. Teslim olma kararını almak sanki daha da zor olsa gerek…
Aslında zordu ama uzun sürmedi karar almam. Bir gerilla veya asker için de bu duygu böyledir. Ama bunu Öcalan söylüyorsa buna gerçekten çok anlam atfetmiştir. Çünkü bir yandan da bu grubun sağlam hedefe ulaşma olasılığı bile zayıf. Dönemi itibarıyla biraz da fedai bir karar aslında. Ve bunu onun yanında kalan biri olarak çok iyi biliyorum ki hiçbir gerillanın zarar görmesini istemez. Eğer bir bedel ödemek gerekiyorsa bunu çok yönlü hesaplar. Bunu istediğine göre bu adımın önemli bir kilidi açacağına inanmış olmalı. Hâliyle benim böyle bir görevi reddetmem de mümkün olamaz. Ben yok desem zaten başka arkadaşlarım muhakkak göreve talip olacak. En nihayetinde bir risk varsa bunu başka bir arkadaşım yerine ben de üstlenebilirim, dedim. O ‘şok’ anları çok hızlı geçti. Zaten birkaç dakika sonra “Tamam” dedim, “Ben giderim.”
- Grubun geri kalanı da bu kadar hızlı mı oluştu?
Evet grubumuz hızlı bir biçimde oluştu. İlk başta beş kişiydik, sonra biz kadınlar sayıyı arttırmak için zorladık. Öcalan bir grup, bir takım olabilir demişti. Sonra sayımız sekize çıktı. Sekiz arkadaş hazırlandık, üçümüz kadındık. Aslında 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde gelmeyi hedeflemiştik. Ama biz gelişimizi kurumsallaştırmak da istedik. Madem yeni bir döneme girmek istiyoruz, dönemin KDP yönetimine haber yolladık. Sizler bizi götürün, sizlerle beraber gidelim. Siz de bu barış adımına dahil olun, biz silah teslimi gerçekleştirelim dedik. Reddettiler. Zaho ya da Duhok tarafındaydı galiba. Kızılhaç vardı, Birleşmiş Milletler. Biz de tartıştık kendi aramızda, dedik Birleşmiş Milletler’in görevi değil midir barış? Hem uluslararası bir meşruiyet de kurulur, onlar aracılığıyla bağlantı kuralım. Onlar da reddettiler. Yalnız hareket etmek durumunda kaldık. Sekiz kişi hazırlanıyoruz, arkadaşlar bizi hazırlıyor. Bu arada neyle karşılaşacağımızı da bilmiyoruz. Sağlam varabilir miyiz? En büyük konumuz bu, bunu sağlamanın yollarını düşünüyoruz. Zaten bu barış süreci stratejisine İran çok öfkeli. Sınır hattında bu savaşın rantını yiyenler öfkeli, savaştan kazanan yerel güçler çok öfkeli. Bazı paramiliter yapılar var, hatta askerî yapılar içerisindeki JİTEM benzeri yapıların artıkları ve benzeri. Türkiye’de de ne yazık ki devlet merkezli, Demirel’in deyimiyle rutin dışı kalmış paramiliter yapılarla ilişkili yapılar bu işin rantını yiyor. Onlar da sürekli sahayı provoke ediyorlar.
- Nasıl yola çıktınız?
Çıkamadık öyle hemen yola. Bir yandan İran askerleri, bir yandan Türkiye’deki askerler gelebileceğimiz hatlarda operasyonlar başlattılar. Arazi taraması yapıyorlar. O dönem çıksak bizi bulduklarında öldürecekler ve “Sekiz terörist ölü ele geçti” diyecekler. Buna da izin vermek istemiyoruz. Eylül geçti, hâlâ gidemiyoruz. Sonra arkadaşlarla oturduk, dedik ki gerilla şimdiye kadar askeri karargâhlara, karakollara eylem yaptı. Şimdi de o eylemi barış adına yapalım. O karargâha bu defa sağ salim varabilmeyi planlayalım. Hedefimizi belirledik, hedef Şemdinli’deki Gelişim köyündeki karargâhtı.
- Neden Şemdinli?
Habur aslında ilk seçenekti ama olmadı. Şemdinli yol güzergâhında arkadaşların hâkimiyeti vardı. Barış eylemimizi sonuna kadar götürebileceğimiz bir güzergâhtı. Dikkatle hazırlandık, tedbirlerimizi aldık, Tüm dikkat ve tedbirlerimize rağmen yolda gelişecek saldırılara yanıt vermeme kararı aldık. Çünkü biz bir barış grubu heyetiydik, İsa’ca gideceğiz dedik,sağ yanağımıza vuranlara gerekirse sol yanağımızı döneceğiz. Ama bu barış adımının boşa çıkmasına da izin vermeyeceğiz... Düşünün bir gerilla hareketi silahlı birliklerinden bir grubu silahlarıyla yolluyor ve diyor ki silahlarımızı buraya bırakıyoruz! Bu hiç rastlanan bir durum değil. Üstelik bize yaklaşıma göre gerilla karar verecek, bu adıma verilecek yanıta göre gerillanın ve mücadelenin yönüne karar verecekler; barışı mı konuşacağız savaşta ısrar sürecek mi? Aslında bugün tartışılan her şey 1999 Ekim’inde bitebilecekti. Şayet bu şans o gün değerlendirilseydi bu savaş orada bitecekti. Ama öyle gelişmedi. Türkiye o anlamda tırnak içinde iyi bir barış müzakerecisi, iyi bir barış partneri değil maalesef.
- Zaten 2026’ya geldik, sizinle şu anda 1999’u, günceli, bu süreci, silah bırakma aşamasını ve yasal taleplerde ısrarı konuşuyoruz… Pek de değişen bir şey olmamış gibi…
Evet, o gün olacak şeyler bugün yine yapılmaya çalışılıyor. Bakın araya ne acılar, kayıplar girdi. Gerek var mıydı, 1999’da bitirebilecekken 2026’ya kadar bu savaşı taşımaya?
Neyse… Planlar yapıldı… Hedefimiz Şemdinli Karakolu’na sağ ulaşmak, Öcalan’ın verdiği görevi yerine getirmek, ondan sonrası çok da önemli değil bizim için. Yani böyle telkinlerle hazırlanıyoruz… 1 Eylül olmadı bari 1 Ekim’e yetişebilelim. 1 Ekim Meclis’in açılış yıldönümü. Zaten teklifimiz de Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıldaki o çok renkli, çoğulcu ve ortak vatan meselesiyle ilişkili demokratik cumhuriyet tezine yaşam vermek, alan açmak, bunun için fırsat tanınmasını istemek için gidiyoruz. Kürt meselesinin barışçıl........
