Kürt meselesinde kaç hafıza kaybı daha yaşayacağız?
Diğer
26 Kasım 2025
Kürt meselesine ilişkin yazılara, konuşmalara ve aslında ilk söyleyen olmamakla birlikte defaatle konuşulmuş konulara dair oluşan tepkilenme biçimlerine bakınca, Türkiye’de yaşanan bu entelektüel çürümenin etkilerinin adeta hafızaların sıfırlanması gibi cereyan etmekte olduğunu fark ettim.
Sanki ülkedeki neredeyse tüm okur, yazar, çizer takımı, sadece tek taraflı propagandaya maruz kalındığı o çocukluk yıllarından bakmaya başlamışlar meseleye - yine, yine ve yine.-
Bu durum eskiden izlediğim bir filmi getirdi aklıma. Kadın her sabah uyandığında hafızası sıfırlanmış olarak güne başlıyor ve adam her gün yeniden o ilişkiyi kurup güçlendirmeye vakit harcıyordu. Gece uyuma vakti geldiğinde adamın çabaları sonucu ilişki ancak güçlü ve bir bütünlük içinde oluyordu. Sabah uyandıklarında kadının hafızası yeniden sıfırlanmış oluyordu… (50 İlk Öpücük)
Burada da tıpkı filmde olduğu gibi, ama bu defa topluca günübirlik hafıza kaybı yaşanıyor gibi…
Derdimiz belli; barış gazeteciliğinde ısrarlıyız. Barış dilini cesaretle yaygınlaştırmaya çalışacağız. Konuşulmaya çekinileni konuşacağız, görmezden gelineni göreceğiz ki yaygın ve yıkıcı dili bastıralım, barışı yüceltelim, toplumlar arası ilişki yeniden yeşersin, barış arzusu tüm kesimlere yayılsın. Dokunmadan, anlamadan, hissetmeden barış olmaz. Bu duygu buluşmalarını sağlamak da bizlerin işidir. Açıkçası ben bunu bir tercihten çok mecburi bir sorumluluk gibi düşünüyorum. Varlık sürdürüyorsak fayda sağlamalıyız, yoksa varlığımızın anlamı da azalıyor.
Bu bağlamda bir yazı yazmayı, belki de “Kürt Meselesi 101”den başlayarak bu konunun neden ve nasıl doğduğunu yeniden ve yeniden gündeme getirmek gerektiğini düşünüyordum. Madem herkes meseleye ilk defa temas eder gibi bir yerde, o halde bizler de ilk defa yazar gibi yazmalıyız diyordum…
1993 (Özallı çatışmasızlık arayışı dönemi), 1999 (Helsinki dönemi), 2012 (İmralı görüşmeleri ve hepimizin belleğinde taze olması gereken barış süreci dönemi) ve bunların yanında 1995, 1998, 2006 ‘ateşkes’leri; 2009 (Demokratik Kürt Açılımı süreci), 2005 (Oslo süreci)… Tüm bu tarihler boyunca yazılanlar, çizilenler, okunanlar sanki hiç olmamış gibi sil baştan yapmalıyız.
“Kürt meselesi bir terör ve güvenlik meselesi olarak mı ele alınmalı, yoksa bir hak ve özgürlükler meselesi mi” sorusunu yeniden ve sanki ilk defa gibi masaya koymak ve tartışmak gerektiğini düşünüyordum.
Bunları düşünürken Almanya’nın Bonn kentinde Barış Araştırmaları Derneği’nin konferansında Türkiye’de çözüm süreci konuşuluyordu. Konuşmacılar arasında Prof. Dr. Hamit Bozarslan da vardı. Bozarslan’ın konuşması çarpıcıydı.
“Türkiye’nin zaman, mekân ve dile güveninin büyük ölçüde ortadan kalktığı bir medeniyet kaybı yaşadığını; Kürt meselesinin meşru bir sorun olarak yeniden tartışılmasının, bu kaybedilen bilişsel ve akli melekelerin yeniden yerine gelmesine imkân sağlayacağını” anlatıyordu.
Türkiye’de iktidarın değişken politikaları sonucu yaşanan bu güven kaybından en çok Türklerin etkilendiğini vurgulayan Bozarslan, “Düşünebilen değil, apatikleşen bir topluma dönüştük” diyordu. (Konuşmasını, hatta tüm konuşmaları İlke TV yayınladı, bulup izlemenizi öneririm.)
Hocadan aldığım cesaretle, kendi durduğum yerden Kürt meselesini yeniden tartışmaya açmak istiyorum. Bu meseleyi salt şiddete, güvenlik sorununa, teröre veya emperyalizmin oyunlarına indirgeyenlere “Hadi gelin bir de buradan bakalım” diyorum.
Ve aslında binlerce defa yazılmış o yazıyı yeniden yazıyorum: “Kürt meselesi nedir ve nasıl başlamıştır”, hadi yeniden konuşalım...
Osmanlı dönemini atlayarak -ki Kürtler tam da orada sorunları yaşamaya başlıyor; özellikle Kurtuluş Savaşı’nda ülkenin kurtulmasına verdikleri destekten sonra yok sayıldıklarını vurguluyor- çok da uzun ve sıkıcı bir yazı yazmamaya çalışarak Cumhuriyet’in kuruluşundan başlatırsak meseleyi şöyle özetleyebiliriz:
Tek millet, tek devlet, tek dil, tek kimlik ilkesine dayalı bir ulus devlet inşa edilirken buna direnenler, diline ve kökenine sahip çıkmak isteyenler; yaşamını, alışkanlıklarını ve düzenini korumak isteyenler, “bir sabah uyandık ve artık başka bir hayattaydık” mottosunu benimsemeyenler asimile edilmeye çalışıldı diyebiliriz.
Bu kabullenmeme hâlinin sonucu........
