Her şeyden önce Kürtlerle yüzleşelim ve özeleştirimizi verelim!
Newroz kutlamaları vesilesiyle çıktığım yollardan yazmadığım tek bir yazı kaldı, onu da şimdi yazıyorum.
Yazıları takip edenler hatırlayacak; Diyarbakır’a gidişlerimde ‘Sur’ bölgesine hiç yaklaşmamış, gidip görmemiş, bunu bilinçli olarak yapmış, bu yüzleşmeden kaçınmıştım. Yüzleşme dememin elbette sebepleri var; çekinmeden de benzeri özeleştirilerimi her defasında yazıyorum.
Biz batıdaki gazeteciler -istisnalar dışında- o süreçle ilgili -özyönetim süreci- samimi ve sağlam bir özeleştiri vermemiz gereken, gözle görünür bir sessizliğe gömüldük. Muhakkak birkaç yazı yazdık, evet itiraz da ettik ama yaşanan büyük ihlalleri, acıları, yıkımları hakkıyla görmedik. Çoğumuz orada yaşananları kendi meselemiz gibi sahiplenmedik. Kalkıp gitmedik bir defa! Gidip görmedik, dayanışma sergilemedik!
Hak da yememek lazım, batılı Türk ve sol, sosyalist, sosyal demokrat olarak tanımlayabileceğimiz insanların, küçük grupların dayanışma adına gittiğini hatırlıyorum. Kimse yokken, ortalık ateş yeriyken el uzatmak kıymetlidir.
Hani yerli yersiz hep “Kürtler neredeydi?” deniyor. Fakat biz batıdakilerin çoğu, Kürtler büyük acılar çekerken orada değildik gerçekten; birçok acılarında da pek ortalıkta olmadığımız gibi! Elbette orada olmak, o acılara tanıklık etmenin, yaşananlara hakkıyla “dur” demenin bedeli de ağır olacaktı; buna gönüllü olmak da zor, biliyorum. Ancak Kürt meselesinin iyi gününde ekmeğini yiyip kötü gününde ortadan kaybolup tüm faturayı Kürtlerin tek başına omuzuna yüklemek de ne kadar etik, ne kadar dostça ve aydın tavrına yaraşır bir davranış, bilemiyorum.
Gözlerimizi kapatmak, o süreçleri güvenle evimizde atlatmış olmak içinde bulunduğumuz kayıtsızlığı hiç olmamış kılabilir mi mesela?
Bunları açıkça konuşmak lazım; zira bir barıştan söz ediyoruz ama Kürtlerin Türklerle duygusal açıdan barışması çok da kolay olmayacak gibi düşünüyorum. Sebeplerinin en başında da, birçok zor dönemde -istisnalar dışında- yalnız bırakılmışlık gerçeği geliyor.
Bu ‘kardeşlik’ söylemine aşırı kızmalarını, kabul etmemelerini ve tepkilerini de anlıyorum. “Madem kardeşiz, biz her acı çektiğimizde siz pozisyonu ya karşı taraftan yana alıyor, bizi acıtanı haklı sayıyor ya da sessizce bir kenarda gizleniyorsunuz” diyorlar. (Bir benzerini daha çok yeni Rojava sürecinde de yaşadık).
Tanım kardeşlikse egoist, ben merkezci, kendini üstün sayan ve kendi pozisyonunu öncelemek adına kötücüllüğü tercih edebilen bir kardeşten fazlasından söz etmek de pek mümkün görünmüyor gerçekten.
“Sorun; Türklerin sorunu olduğunda ‘Kürtler nerede’ diye soranların, Kürtler haksızlığa uğrarken yok olmasında” diyorlar.
Çok da doğru söylüyorlar.
Bu eleştirilerden, ben de dahil, kimsenin muaf olması pek mümkün değil.
O yüzden de şimdi sular durulduğunda gidip kendinle böylesi zor bir yüzleşme yaşamak da kolay değil. Zira dolaştığın her sokakta yaşananları düşündüğünde, o esnada kendinin nerede olduğunu sorgulamayacak kişi zaten bu meseleleri de en başından anlayamayanlardır. Çok şükür, insanlaşma mücadelesi yolunda o kadar da geri değiliz!
Peki bugüne kadar Diyarbakır’a gidip acısından kaçmak nasıl mümkün olabildi diye düşüneceklere de kısaca anlatmak isterim… Şırnak gibi değil Diyarbakır’ın aldığı darbe. Kaçma şansın var; o bölgeye girmezsen görmeden dönebilme şansın var. Şırnak öyle değil, topyekûn darmaduman edilmiş; bu gerçeklikten kaçacak, acılardan saklanacak tek bir semt, tek bir taş parçası yok!
Bu Newroz yollarında, Kürt meselesiyle ilgili birçok alanda olduğu gibi ben de yine bir iç muhasebe ile meşguldüm aslında.
Kürt meselesinin gerçekten bakana sağladığı bir iç devrim şansı vardır; bu şansı yakalayabilenler ne demek istediğimi de anlayacaktır. O devrimi de içinde bir muhasebe, kendini eleştirme ve hatta yerin dibine batırıp çıkartmadan, acı çekmeden, kıvranmadan gerçekleştiremezsin.
İşte bu muhasebelerin sonucunda ben de bu defa Diyarbakır’ın surlarına gittim. Dar Kapı’dan başladım yürümeye ki o değişimi net göreyim.
Öncelikle söylemeliyim: Kürtler o bölgeye adım dahi atmıyor. Ne yıkılıp yerine ev olarak yapılmış bölümüne ne de Dört Ayaklı Minare’den sonrasına denk düşen ve bir ‘turizm’ alanı ilan edilmiş kısmına kimse ayağını dahi sürmüyor.
Son derece politik ve onurlu bir duruşla, belli bir yerden sonrasına geçmiyorlar.
Beni de yanımdaki arkadaşım kilisenin önünde bekledi; ben tek başıma yürüdüm. Bu vesileyle de kendimle yapayalnız kalarak, iç sesimle yürüdüm…
Çok uzun yürüyemedim açıkçası; midem hızla tepki verdi, bedenim hastalanır gibi kırılıp dökülmeye başladı.
Kulağımda, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Sur’u Toledo gibi yeniden ayağa kaldıracağız” sözü yankılanıyor. Acıların üzerine, evlerinden olmuş insanları, yaşananları hiçe sayarak böyle bir bakış açısını yüksek sesle sergileyebilen insanların utancını bir kere daha hissediyordum.
Açıkçası ortaya çıkarttıkları ‘sonucu’ da Toledo’ya benzetebilmek için estetik bir körlük gerektiği tartışılmaz. Öncelikle sadece yapısal, mimari bir bakışla bile konuşsak; UNESCO mirasını getirdikleri hâl, o sakillik, o estetikten, aslından, dokusundan kopuk çirkinlik rahatsız ediyor insanı.
Oluşturulmaya çalışılan yapay turizm havası, kafeler, restoranlar; yabancı, sahte, rahatsız edici bir ortam. Sokak olmasına rağmen sanki İstanbul’da bir AVM hissi veriyor.
Hele orada yaşananları düşününce; küçücük çocuklar, gencecik insanlar, Sur’un onlarca yıllık sakini ihtiyarlar… İşte o noktada yürümeye de devam edemedim.
Sanki ölülerin üzerinde yürüyormuşum, sanki cenazesi kalkmamış bedenleri eziyormuşum gibi bir his.
Oradan surların tepesine çıktık. Yaşam alanlarına kuş bakışı baktık; ortada kimse yok. Evler, sokaklar bomboş. Terk edilmiş bir betonarme yığını. Birkaç parti, dernek binası dışında tek Kürt oraya geri dönmemiş. Diyarbakırlılar şehrin o kısmına geçmiyor, yok sayıyor.
Turistleri çekmek için her tür aktivite konmuş; atla gezi, sokak müzisyenleri vs. ama Kürtler kendilerini bu işin dışında tutmuş!
Surların tepesinde yürüyen gençler, birbirine o günlerde tahmini kaç kişinin öldüğünü, o günlerin acısını, “Burası ölülerin üzerine yapıldı” diye anlatıyor.
Surların tepesinden baktığın o ölü kent, o beton yığınları insanı utandırıyor. Bunların yaşanmasına büyük bir sessizlikle müsaade edildi aslında. Ülke ayağa kalksa bunların olması da mümkün olmayacaktı.
Dokusu yok edilmiş bölgede yüzlerce bilinen ölüm -belirlenememiş kayıplar var-, barış sürecinin yarattığı umudun hızla bu şiddetli hâle evrilmesinin yarattığı toplumsal travma, evinden koparılan binlerce insan, paramparça edilen tarihi mahalleler düşünülünce bu sürecin sarması gereken yaraların derinliğiyle de yüzleşiyor insan.
Bir önceki süreci yaşamış biri olarak, yaralar çok daha derinken yaşanan hayal kırıklıklarının, güvensizliklerin, yardım çığlıklarının duyulmayışının… Yalnız bırakılmışlığın yarattığı duyguların aramızda dolaştığını hissetmemek imkânsız.
En ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı bu hayalet yapılar aslında birer utanç abidesi, insanlık onurunun yerle bir edilme anıtları olarak da duruyor orada.
Ve Diyarbakır’a giden, Kürt meselesini anlamak isteyen herkesin soluması gereken; Kürtlere uygulananın, onların yaşadıklarının tüm ülkeye uygulanandan ne kadar da ağır olduğunu anlamanın en basit ve yakın tarihli yolu.
Kürtler aslında ne kadar da yalnız bir mücadele veriyor, anlamanın en gözle görülür hâli aynı zamanda…
