menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Marco Amca

24 1
15.09.2025

Diğer

15 Eylül 2025

Ren Geyiği

Altıpatlar Sokağı’yla, Çubukcu Çıkmazı’nın kesiştiği noktadaki pembe evden çıktığımda hayatıma neler olacağıyla ilgili bir fikrim yoktu. Çıkmam ve yürümem gerekiyordu o kadar. Önce Ağakülhanı Sokağı’na, sonra da Turnacıbaşı Caddesi’ne saptım. İstiklal Caddesi’ni hızlıca geçip karşıdaki Balo Sokağı’na attım kendimi ve koşmaya başladım. Neden kaçıyordum, kimden kaçıyordum, hatta kaçmalı mıydım, onu bile bilmiyordum. İstemediğim şeyler yaşanmıştı ama benim bir günahım yoktu. Sadece kendimi korumaya çalışmıştım. Hızımı arttırdım ve kendimi Tarlabaşı Bulvarı’nda buldum. Ters yöne sapmışım. İçimdeki sesi dinleyerek yola çıkmış, sonrasında kulaklarımı ve kalbimi tüm seslere kapattığım için yanlış yöne doğru ilerlemiştim.

Şimdi size bir önceki gece ve ondan önceki gün neler yaşadığımı anlatacak değilim. İster merak edin, ister etmeyin. Bir insanın hayatı dümdüz de olabilir, karmakarışık ta. Dümdüz giderken birden karışabilir ya da tam tersi. Benim hayatımda da böyle bir şey oldu, ama yaşadığım bunca şeyin arasındaki o son 24 saatin sizi ilgilendirmediğini düşünüyorum. Okumayı burada bırakabilirsiniz isterseniz, ama bırakmadan önce bilin ki şu anda bu satırları kuzey kutup dairesinin 12 derece daha kuzeyinde bir yerden yazıyorum. Evet evet, o gün, o pembe apartmandan çıktım ve sonunda buraya geldim. Gelişim biraz uzun sürdü, epey maceralı oldu ama işte buradayım. Longyearbyen’de Vinterhagen Restaurant’ta, her köşenin adeta tropikal bir orman gibi yemyeşil olduğu camdan bir binanın içinde, fok balığı bifteği ve buz gibi beyaz şarap eşliğinde yazıyorum bu satırları. Az önce bir ren geyiği tam karşımda durup bana baktı. İçinde bulunduğum bina camdan, sanki karların üzerinde yemek yiyoruz. Asiaq ellerini yıkamaya gitti.

Yola çıktığımda, üzerimde bizim memleketli, Almancı Remzi Abi’nin verdiği 100 Avro’dan başka para ve eşyam yoktu, tabii ki pasaportum falan da. Sahte pasaportumu saymazsan hâlâ yok, ama pasaporttan daha geçerli bir belgem de var, hini hacette kullanabileceğim gemi adamı kimliği. Marco Amca ölmeden iyice tembihlemişti. Karşıyaka’da verdiği adresteki sandığın içinden meşin kaplı bir defter alıp, Atina’da söylediği adrese gidecektim. İtiraz ettiydim tabii: “ Ben basit biriyim Marco Amca, yol bilmem, iz bilmem, bırak yabancı dili, Türkçeyi anca konuşuyorum. Biliyorsun okumadım, hayat gailesi, liseyi anca bitirdim. Bütün görgüm, Cemil Dayı’nın tamirhanesindeki çıraklıkla, Gaziantep Fırkateyni’nin makina dairesinde yaptığım askerlik, bir de senin verdiğin kitaplar. Öyle karmakarışık bir iş veriyorsun ki bana, yerine getiremem mahcup olurum. Hem ne diye ben ölünce diyip duruyorsun ki maşallah sapasağlamsın.”

Bu konuşmadan üç ay sonra tak diye öldü. Öldürdüler mi acaba diye şüphelenmedim değil. İzmir’den akrabaları geldi. Feriköy’deki Latin Katolik Mezarlığı’na defnettik. Yakınları epey bir sorguya çektiler beni “Bir bavul ya da çanta olacaktı nerede biliyor musun diye?” Ama Marco Amca sıkı sıkıya tembihlemişti. “Oğlum, Mikail demişti - adım Mikail değildi ama o günden sonra öyle oldu - tanrı seni seçti. Uzun bir yol katedeceksin, Odysseus gibi maceralar yaşayacaksın, sonunda uzak, soğuk bir diyarda bir deniz kızıyla karşılacaksın. O senin kardeşindir. Benim yaşamadığım hayatı size vermemi söyledi yukardaki, ya da ben öyle karar verdim, her neyse. Tek yapman gereken, işaret gelince yola çıkman, defteri İzmir’den alıp Atina’ya gideceksin. Kaderin sana yol gösterecek. Sana defteri soran olursa hiçbir şey söyleme”.

Marco Amca’yı çocukluğumdan beri tanırdım. Bütün o yıllar boyunca aramızda bir hukuk gelişmişti. Yalnız yaşardı. Kimseyle konuşmazdı, arada kaybolur, aylarca ortaya çıkmazdı. Beyoğlu'nda tanıyan tanımayan herkes ona saygı gösterirdi. Arada beni alıp Asmalımescid'e götürür, Yakup'ta lakerda ve reyhanlı mezgitle rakı içerdik. Gerçek yüzü nasıldı bilmiyorum ama ben tanıdığımda hüzünden bir maskeyle kaplıydı. Ne zaman, neye ihtiyacı olsa ben yetişirdim. Okulu terketmeme kızdıydı ama sürekli bana kitap verip zorla da olsa okuturdu. Bir süre sonra zaten ben kitap ister hale gelmiştim ondan, okumadan edemiyordum.

O sıralar askerden yeni dönmüştüm. Cemil Dayı’larda kalıyorum. Niyetim memlekete gidip orada oto tamirci dükkânı açmak. Memleket nasıl bir yerdir bildiğim, gitmişliğim de yok ya. Biraz birikmiş param vardı ya, onu da askerlik arkadaşım Cemo’ya vermiştim. Sevdiği kızı kaçırmış, başlık parasını verip düğün yapmazsan seni öldürürüz deyince aşiret, Gaziantep Fırkateyni’nin tayfalarını dolaşmaya başlamıştı. Cemo’da insanın parası kalmaz, nasıl olsa geri verirdi. Marco Amca’nın söylediklerini neredeyse unutmuştum. Allah biliyor ya, yaşlılıktan biraz kafayı kırdığını düşünüyordum, yine de benle konuştuklarından kimseye söz etmedim. Galiba Almancı Remzi Abi Mercedesini, servisin dörtte bir parasına tamir edip de 100 Avro’yu........

© T24