Lacrimosa
Diğer
15 Aralık 2025
Kapımın altından atılmış zarf, kırmızı balmumu ile mühürlenmişti. Kimden geldiğini biliyordum. Kırmızı muma zarar vermeden açtım zarfı. “Her zamanki yerde, her zamanki saatte, üst katta” yazıyordu. Gün belirtilmemişti, gerek de yoktu. Demek gidiyordu. Ya aradığını bulmuştu ya da umudunu kesmişti, belki de bilmediğim başka bir şey. Ağaçlar kaç kez yapraklarını döküp yeniden yeşermişti görüşmeyeli? Öğlen rakısı zamanı girdim içeri. Beni bekliyordu görünen ve görünmeyen dünyanın insanları. Üst kata çıktım. O yoktu. Ne zamandır yoktu, ne zaman kaybetmiştik birbirimizi içimizde? Başka bir denizde miydi yoksa. O eski mermer masanın üzerinde, porselen tabakta, beyaz peynir, 35’lik Kulüp Rakısı ve bir defter duruyordu. Sahneyi tamamlamak bana kalmıştı. Küçük hoparlörü çıkardım, Lacrimosa, bütün aşk ve ölüm acılarının yüküyle çalmaya başladı. Defteri rastgele açtım:
“Kocaman gövdesi kapıdan süzüldüğünde o gün ilk defa gülümsedim. Ağır ağır, iki yana sallanarak geldi yanıma oturdu. Yanağındaki allığı, dudağındaki ruju az önce yenilemişti besbelli. Kırmızı isimli bir İstanbul meleğiydi. Ben hüznümü yudumluyordum. Çaresiz dertlere düşmüştüm, yıllar sonra rastlayacağım bir kadına âşık olmuştum. Belki de hiç bir zamanda, hiç bir uzayda rastlamayacağım bir kadın. Ya da rastladıktan sonra yitireceğim. Sabahtan beri kaç şiir okumuştum, öğlenden beri kaç kadeh parlatmıştım Ekselans'ın yerinde, bilmiyorum. Çakırkeyf bile olamamıştım hala. Akşam, daha yeni yeni misafirliğe gelmişti İstanbul’a. Garip misafiridir akşamları İstanbul’un. Tutar her akşam yatıya kalır. Her akşam insanın hazır, tertemiz çarşaflar serilmiş yatağı olmaz ki. Neyse ki seçici değildir İstanbul’un akşamları, bazen Sirkeci Garı’nda bir duvara, bazen Gezi Parkında bir banka razı gelir, bazen de son vapura biner burnunu kirli cama dayar, akıntıya dalar gider.
Kırmızı’ya da bir kadeh doldurdum, beyaz peynir, üç kalem de pirzola söyledim Şevket’e. Şimdiye kadar içtiklerimi bile ödeyecek param yoktu, Şevket biliyordu param olmadığını, bir ara kalktığımda, hesabı ödeyeyim diye cebime para sıkıştırmaya kalktıydı. “Darılırım Şevket “ dedim, “olur mu öyle şey”. Ekselans bilir ben borcumu öderim”. “Öyle de Doktor Bey” dedi, “bana borçlanırdın ne olacak”. Daha doktor olmamıştım, tıbbiyenin kapısından gireli bile anca bir yıl geçmişti, ama ben Şevket için meyhaneye gelen anlı şanlı profesörlerden daha fazla doktordum. Dertlerini benle paylaşırdı. Doktor ahbabının meyhaneye borçlu olmasını istemiyordu. Akciğer kanseri, hücrelerinde pusuya yatmış sinsi bir suikastçıydı henüz, pis pis öksürürdü arada, o kadar. Ben peçeteye bir öksürük şurubunun adını yazardım, bazen bir antibiyotik. Komşumuz dahiliye asistanı Tuncay Abi’ye sormuştum. Akciğer kanserinden ölmesine yedi sekiz yıl vardı.
Babamdan meyhane için para isteyemezdim. Yakışık almazdı. O sıralar tercüme işi yapıyordum. Nejat’la sayfası üç kuruşa koca koca hukuk dosyalarını çeviriyorduk Almancadan Türkçeye. Aybaşında alacaktım hak edişimi, verirdim meyhaneye borcumu. Ne dertliydi o çeviriler. Hukuk terimlerinin falan zor olmasından çok, benim yaptığım çevirinin bir insanın hayatını etkileyecek olmasına takmıştım. Temiz çeviriler olmalıydı. Daha her sabah, bir insanın hayatını sırtıma yükleyip sırat köprüsünden geçireceğim yıllara epey vardı. Satırların arasında kaybolur diye korkuyordum tanımadığım bir insanın hayatı.
Ne kadar kafamdan uzaklaştırmaya çalışsam da seni, olmuyordu. Sabaha kadar seni düşünmüştüm, uyuyamamıştım. Yıldırım çarpar gibi çarpılmıştım sana. Senin var olacağından bile habersizdim, ama olmuştu işte. Bir an, belki bir solucan deliği açılmış, bir lahza paralel evrene göz atmıştım, ya da gelecekten geçmişe yollanmış bir mesaj düşmüştü beynimin kıvrımlarına. O sendin, sana âşık oluyordum. Çaresizliğim o yüzdendi. O bilinmez gelecekte, o zamana kadar milyonlarca rastlantı denk gelecekti de sana rastlayacaktım. İmkânsızdı bir araya gelmemiz galiba. O rastlantıları mı dert edecektim şimdi. Yüreğimi koymuştum masanın üzerine. Usul usul çarpıyordu sana vurulmuş kalbim Çiçek Pasajında, porselen tabaktaki beyaz peynirin yanında.
Yüz Yıllık Yalnızlık’ın ilk baskısı şiir kitaplarının üstünde duruyordu. Ancak bir kaç yıl geçmiş üzerinden yayınlanalı. Hülyalı bir kitap. Aklımda sen varken okuması ne kadar zor, aklımda sen varken herhangi bir şey yapmak ne kadar zor. Sanki Büyük Sahra’dan kavurucu bir rüzgâr çıkmış, beni vurmak için İstanbul’a gelmiş. İçim yanıyor.........© T24
