Mimarlığın tözünü aramak; Ali Artun ve Ahmet Yiğider ile TÖZ üzerine: Daha çok felsefe literatürüne yakın; bir tefekkür alanı… |
Diğer
Konuk Yazar
12 Ocak 2026
TÖZ
Mimarlık, başlangıcında yalnızca barınma ihtiyacına değil, insanın evrenle kurduğu ilişkiye de karşılık geliyordu. Taş, yapı malzemesi olmanın ötesinde; ritmi, oranı ve sessiz diliyle bir anlam taşıyıcısıydı. Kemerler, boşluklar ve örtüler, insanı kendi ölçeğinin ötesine bağlayan sezgisel bir mimarlık anlayışının parçasıydı.
Zamanla bu dil geri çekildi. Sanayileşme ve modernleşme süreciyle birlikte mimarlık, giderek ölçülebilir olanın, işlevin ve rasyonel düzenin alanına yerleşti. Şiirsel ve sembolik olan ise uzun süre mimarlığın dışına itildi.
Bugün bu kadim özle yeniden temas etme çabası, iki farklı düşünsel hattın kesişiminde karşımıza çıkıyor. Sanatın özerkliğini ve modernizmin kuramsal yapısını uzun yıllardır inceleyen Ali Artun ile heykel pratiğinde malzemeyi duyusal bir deneyime dönüştüren Ahmet Yiğider, TÖZ sergisiyle bu ortak zeminde buluşuyor. Sergi, 17 Ocak – 8 Şubat 2026 tarihleri arasında Galata Rum Okulu’nda görülebilecek. Öncesinde, Sayın A. Artun ve A. Yiğider için “TÖZ”ün anlamını anlamaya çalıştık.
-“TÖZ” deyince, aklımıza felsefi bir kelime geliyor. Bu kelime bir fikir mi yoksa sezgi mi? Siz de bu kavramı karşılayan yapılardan örnek verir misiniz?
Ali Artun: “Töz”, “cevher” kelimesine karşılık geliyor. Bir şeyin özü, kökü. Mimarlıkta, bir mimarlık eserinin ilahiyatı, ruhiyatı, ilmi, geometrisi, gizemi, şiiri…İşlevi, rasyonalitesi, aklı değil. Hayali.
Akılcılık ötesi, şiirsel mimarlık geleneğine örnek sınırsız. Yeni yayınlanan “Zigurat” kitabımda bu gelenekten 800 kadar eser derledim. Ama gene birkaç favorimi vereyim: Scwitters’in çöplerden yaptığı hiç bitmeyen “Merzbau” evi, Maleviç’in gökyüzünü kuşatan “Arkitektoniki” projeleri, Piranesi’nin hapisaneleri ve tabi en başta mimarlığın bir mitoloji yazdığı Göbeklitepe.
-Peki töz ne zaman geriye itildi, unutuldu?
A. Artun: Rönesans ertesinde bilgi rejimi değişti. Mimarlık yönünden en önemlisi, geometri ve aritmetik bilimselleşti. Formlar ve sayılar bütün sembolizmini, bütün muammasını kaybetti. Yani mimarlık tözünü ifade eden dilini kaybetti. Bugünkü gibi, insanların mekanını ve hayatını disiplin altına alan bir tasarım bilimine dönüşmeye başladı.
-Gehry, Hadid, Tschumi, Libeskind gibi mimarların işleri çoğu zaman rasyonel mimarlığın sınırlarını zorlayan yapılar olarak anılıyor. Mimarlık ne zaman ve hangi ihtiyaçla rasyonel dilin dışına çıkıp şiirsel arayışa yöneldi?
A. Artun: Biliyorsunuz, bu grup, 1970’lerde modernist mimarlığa karşı bir hareket başlattılar ve ondan “postmodernler” olarak tanımlandılar. Bu hareketlerinde başta Derrida olmak üzere Fransa’nın şöhretli “1968 filozofları”ndan etkilendiler. Rasyonalizmi ve işlevselciliği reddettiler. Mimarlığı bir “metin” olarak kavradılar. “Şiirsel” bir mimarlığın peşine düştüler. Sonunda Gehry’nin Bilbao Müzesi gibi yapılar çıktı ortaya. Özellikle Maleviç’ten esinlendiğini söyleyen Zaha Hadid’in estetiği etkili oldu.
-Mimarlık eğitimi almış bir sanat tarihçisi olarak, uzun süredir mimarlığın tarihsel kaynakları ve ‘hayalperest mimarlık’ hattı üzerine çalışıyorsunuz. TÖZ bu düşünsel çalışmanın neresinde duruyor; baştan planlanmış bir sergi fikri mi, yoksa bu araştırma sürecinin kendiliğinden ortaya çıkan bir sonucu mu?
A. Artun: Ben mimarlık eğitimi almış bir sanat tarihçisiyim. Yıllardır mimarlığın tarihsel kaynakları üzerinde çalışırken ve “hayalperest mimarlık” birikimini tararken kendiliğinden bazı assemblajlar ortaya çıkmaya başladı. Sonra eş-dost ille bunları sergile diye ısrar edince öyle birkaç sergi çıktı ortaya.
-Bu sergide iki dil yan yana: biri kuram ve mimarlık hafızası, biri duyular ve malzeme. Bu sergide sizi bir araya getiren ortak cümle neydi?
A. Artun: Mimarlığın tözü.
Ahmet Yiğider: Sanatsal üretimlerimde — özellikle heykelimde — bir tür ütopyadan söz ediyorum. Şöyle bir alanı hayal ediyorum: görünür olanın, dolayısıyla malzemenin ve tekniğin esere katkısının nihai noktaya kadar inceltildiği, arındırıldığı, hatta neredeyse yokluk sınırına yaklaştığı; buna rağmen düşünsel ve ifade gücünün hâlâ varlığını koruduğu bir alan. Bir anlamda bir “sıfır noktası”; fakat ifade hala orada ve çok güçlü.
“TÖZ” kavramı serginin ana fikri olarak şekillenirken, bu arayışın heykelimle bütünüyle örtüştüğünü hissettim. Bahsettiğim arındırma, bu öz arayışı aslında insanlık tarihi kadar eski. Benim için bunun en çarpıcı örneklerinden biri Göbeklitepe ve çevresinde gün yüzüne çıkarılan kalıntılar. Bu yapılara bakarken ister on bin yılı aşan bir soyutlama çabası diyelim, ister bir ululaştırma ya da tanrısallaştırma biçimi… Son derece yalın bu müthiş formlar karşımızda........