Haliç’in kıyısında bir zaman yolculuğu: Beymen Tersane ve lüksün yeni hafızası

Günümüzde lüks kavramı, ışıltılı vitrinlerde sergilenen kusursuz parçalara sahip olmanın çok ötesinde bir anlama evriliyor. Artık bir ürünü satın almak, o nesneyle kurulan teknik bir alışveriş ilişkisinden ziyade; o nesnenin içine doğduğu mekânın ruhunu, taşıdığı hikâyeyi ve sunduğu duygusal derinliği sahiplenmek anlamına geliyor. Zira mimari, bir kabuk olmanın ötesinde; içine giren insanı biçimlendiren, duygularını yönlendiren ve hafızasında kalıcı izler bırakan yaşayan bir aktör.

Haliç kıyısındaki 600 yıllık Osmanlı Tersanesi’nin ham taş duvarları arasında hayat bulan Beymen Tersane – Galleries of Luxury, alışveriş deneyimini alelade bir tüketim eylemi olmaktan çıkarıp çok katmanlı bir anı biriktirme serüvenine dönüştürüyor. Burası, OMA’nın mimari müdahalesiyle geçmişin mirasını bugünün rafine estetiğiyle buluştururken; ziyaretçiyi mağazanın koridorlarından zamanın farklı katmanlarına ışınlıyor. Mekânda karşılaştığınız bir sanat eseri veya ikonik bir tasarım objesi, binanın hafızasını derinleştiren ve oradan aldığınız bir ürünün ruhuna sirayet eden birer karaktere dönüşüyor.

Beymen Tersane’nin mimari, tasarımsal ve kültürel hikayesini, projenin vizyoner liderlerinden biri olan; Beymen’in Görsel, Mimari ve İnşai İşler Genel Müdür Yardımcısı Gül Ökten’den dinledik.

Gül Hanım merhaba, Beymen Tersane vesilesiyle bir aradayız. Ancak önce biraz geriye dönmek istiyorum. Beymen, Türkiye’de lüks algısını şekillendiren markalardan biri. Bugün baktığınızda Beymen’i lüks kavramı içinde nasıl tanımlıyorsunuz? Bir hazır giyim markası olarak başlayan yolculuk, nasıl bir yaşam stili destinasyonuna dönüştü?

Kurulduğu günden bu yana kaliteyi raflardaki parçalarla sınırlı görmedi; hizmet dili, müşteriyle kurulan ilişki ve güven duygusu bu anlayışın temelini oluşturdu. Koşulsuz Müşteri Mutluluğu da bu düşünce biçiminin içinden, kendiliğinden gelişen bir refleks olarak ortaya çıktı. Bugün hâlâ deneyimle güçlenerek Beymen’i uluslararası ölçekte anlamlı bir konuma taşımasının arkasında bu yaklaşım yer alıyor.

Bu nedenle Beymen’i bir lüks hazır giyim markası çerçevesinde tanımlamak artık eksik kalıyor. Zaman içinde zevk, kürasyon ve kültürel bakışla şekillenen çok katmanlı bir yapıya dönüştü. Moda hala çok güçlü bir omurga ama onun etrafında sanat, mimari, gastronomi, tasarım ve yaşam kültürüyle genişleyen bir evren var. Bizim için lüks artık sahip olmaktan çok; iyi seçilmiş, iyi düşünülmüş ve anlamlı bir deneyimin parçası olmak demek.

Bugün Beymen, lüksü statüyle ve ürün ile değil derinlik; süreklilik ve kültürel değer üzerinden tanımlayan bir yaşam stili destinasyonu. Esas mesele, kişi Beymen’den çıktığında kendini iyi ve güçlü hissetmesi. O hisle gündelik hayata karışması, zaman içinde kişinin alışkanlığına dönüşmesi. Beymen’in değişen dünyada lüks kavramını hâlâ güçlü bir biçimde temsil edebilmesinin nedeni de burada yatıyor.

“Cesur ama saygılı bir süreklilik fikri”

Beymen’in tarihinden yola çıktık; şimdi çok daha eski bir hafızaya, Tersane İstanbul’a gelmek istiyorum. Fatih Sultan Mehmet’ten Mimar Sinan’a uzanan yaklaşık 600 yıllık bir üretim ve kent belleğinin parçası olan bu alanda yer alma kararı nasıl şekillendi? Bu mekânın bugünün İstanbul’una ne katmasını umuyor? Osmanlı mirasının içinde çağdaş bir lüks moda deneyimi kurgulama fikri ilk nasıl doğdu? Bir mimar ve yönetici olarak, bu dönüşümün kentin tarihsel sürekliliğiyle kurduğu ilişkiye dair kişisel bakış açınızı da merak ediyorum.

Tersane İstanbul, günümüzde dünyanın başak bir yerinde dahi rastlayamayacağımız bir tarihe sahip, sizin de söylediğiniz gibi Fatih’ten , Mimar Sinan’ a ve Cumhuriyet dönemine uzanan yaklaşık 600 yıllık kesintisiz bir üretim ve hafıza alanı. Osmanlı’nın denizcilik gücünün kalbi, İstanbul’un tarihsel omurgalarından biri olmasına rağmen uzun yıllar boyunca hem fiziksel hem zihinsel olarak kentten kopmuş bir bölgeydi. Haliç’in ihmal edilmiş bir alan olarak hatırlanması da bu kopuşun sonucu.

Beymen’in burada olmayı tercih etmesinin temel nedeni tam da bu güçlü ama geri planda kalmış hafızayla tekrar diyalog kurma ve kente nitelikli şekilde geri kazandırma isteği. Beymen Tersane’de, mekânın karakterini gözeten, onu daha görünür kılan ve bugünün yaşamına dahil eden bir deneyim üzerine çalıştık. Amacımız, bu alanın yeniden içine girilen, içinde dolaşılan ve akılda kalan bir yer haline gelmesiydi.  Bunu güçlü bir süreklilik bilinciyle, cesur ama saygılı yaptığımıza inanıyorum. Zanaat, üretim, detay ve kalite gibi kavramlar hem tersanenin tarihsel kültüründe hem de Beymen’in değer dünyasında zaten yan yana duruyor. Burada yapılan şey, bu ortak zemine bugünün koşullarında yeni bir katman eklemek.

Kamusal alandaki tartışmaları da çok kıymetli buluyorum; çünkü bu ölçekte ve bu hafızaya sahip bir alanın dönüşümü zaten ancak tartışılarak anlam kazanabilir. Bir mimar olarak benim için esas mesele, tarihin geri plana itilmediği, aksine bugünün insanıyla doğrudan yeniden temas kurabildiği bir devam hikayesi yazabilmek. Uzun yıllar boyunca kapalı kalmış, kimsenin giremediği ve kentten bilinçli ya da bilinçsiz biçimde uzaklaştırılmış, hatta varlığından bile çoğu kentlinin haberdar olmadığı bir mekânın; teknik yeterliliği, kültürel hassasiyeti ve tarihsel sorumluluğu yüksek paydaşlarla yeniden hayata kazandırılması İstanbul gibi önemli bir dünya şehri için çok büyük bir kazanım.

“İki uç arasında başka bir yol aramak”

Bu kadar köklü bir yapıda çalışırken projenin başında kurduğunuz "cesur ama saygılı" felsefesi tam olarak neyi ifade ediyor? Binanın kendi sesini duymak için neler yaptınız?

Bu ölçekte ve bu tarihsel ağırlıkta bir yapıyla çalışırken en büyük risk, binayı ya aşırı korumacı bir yaklaşımla donuk bir nesneye dönüştürmek ya da güncel bir tasarım diliyle baskılamak. “Cesur ama saygılı” derken kastettiğimiz, bu iki uç arasında başka bir yol aramaktı; yapıyı bugünün yaşamının parçası haline getirmekten çekinmeden, ama kendi karakterini geri plana itmeden. Bu süreci, OMA ile birlikte farklı açılardan değerlendirerek adım adım ilerlettik. Binanın güçlü mekânsal varlığını, strüktürünü ve tarihsel izlerini tasarımın merkezinde tutmak bizim için temel bir yaklaşımdı.

İşe, yapıyı bütün olarak okumakla başladık. Strüktürel mantığını, boşluk ve doluluk ilişkilerini, ölçeğini ve ışıkla kurduğu bağı anlamaya çalıştık. Zaman içinde oluşmuş izlerin, kusurların ve düzensizliklerin aslında mekânın karakterini taşıdığını kabul ettik. Bunları düzeltmek ya da gizlemek yerine görünür kılmayı tercih ettik. Bu yüzden her yeni eklemeyi, yapının geçmişine eklenen sakin bir katman gibi ele aldık. Ortaya çıkan mekân, birbiriyle yarışmayan; aksine birbirini tamamlayan unsurların yan yana durabildiği bir bütün oldu.

“Nasıl bir mağaza değil, nasıl bir ilişki”

Pritzker ödüllü Rem Koolhaas’ın ofisi OMA ile yollarınız nasıl kesişti? OMA, mevcut yapılarla kurduğu ilişki ve bu yapıları yeni kültürel programlarla dönüştürme yaklaşımıyla öne çıkan bir ofis. OMA ile hangi ortak zeminde buluştunuz? Bu iş birliğini mümkün kılan ana fikir neydi?

OMA ile yollarımızın kesişmesi, estetik tercihten çok, yaklaşım üzerinden gelişen bir ortaklıktı. Beymen Tersane gibi tarihsel, endüstriyel ve çok katmanlı bir yapıda asıl soru, “nasıl bir mağaza tasarlarız”dan önce, “bu yapıyla nasıl bir ilişki kurarız”dı. Bu binanın taşıdığı sorumluluğu doğru biçimde ele alma isteği, bizi bu alanda güçlü bir deneyime sahip mimarlık ofisleriyle düşünmeye yöneltti. OMA’nın mevcut yapılarla kurduğu ilişkiyi bu nedenle her zaman yakın hissettik. Yapıyı geri plana itmeden ya da romantize etmeden, geçmişi bugünün bir parçası haline getiren bir dilleri var.

OMA’nın araştırmaya dayalı çalışma biçimi, Tersane’nin mekânsal karakteriyle doğal bir temas kurdu. Sürecin başında tasarımdan önce analiz vardı. Defalarca sahaya gelerek binayı ve çevresini incelediler. Yeni eklerin nerede öne çıkması, nerede geri çekilmesi gerektiği üzerine birlikte düşündük; hacimleri ve tarihi duvarların algısını güçlendirecek çözümler aradık. Bu süreçte tasarım kararları, eklemek kadar eklememeyi de bilinçli bir tercih haline getirdi.

Bizim ekip olarak önceliğimiz, tarihsel sorumluluğu korumayla sınırlı bir mesele olarak görmemekti. Yapının yaşamla kurduğu bağı sürdürmek, onu bugünün deneyimine açarken kendi dilini kaybetmemesini sağlamak istedik. OMA ile birlikte geliştirilen tasarım yaklaşımı, geçmişi gölgeleyen ya da taklit eden bir çizgiye düşmeden ilerledi. Yeni müdahaleler, yapının ölçeğiyle dengeli, okunabilir ve sessiz bir iddia taşıyan eklemeler olarak ele alındı. Sonuçta ortaya çıkan mekânsal kurgu, çağdaş bir lüks perakende deneyiminin tarihi yapılarla yan yana değil, onlarla birlikte var olabileceğini gösteren bir bütün haline geldi.

Mağaza yerine, galeriler arasında dolaşmak

Beymen Tersane’de eskiyle yeninin yan yana durduğu çok katmanlı bir mekânsal anlatı var. Tersanenin belleğini korurken aynı zamanda kente açılan bir deneyim üretme fikrini; Galeri 9’un diğer sekiz tarihi galeriyle kurduğu ilişkiyi ve “Galleries of Luxury” yaklaşımının mekâna yansımasını sizden dinleyebilir miyiz?

Tersane’de çalışırken en başta çok net bir teknik ve etik çerçeve vardı. Tarihi duvarlara müdahale etmek, yük bindirmek ya da onları taşıyıcı bir eleman gibi kullanmak doğru değildi. Biz bunu bir kısıt olarak değil, tasarımın omurgasını kuran temel bir ilke olarak ele aldık. Bu nedenle mekânın içinde, tarihi kabuktan bilinçli biçimde ayrışan, kendi strüktürünü taşıyan bağımsız yüzeyler ve mekânsal elemanlar ürettik. Böylece hem yapının korunmasını sağladık hem de taş duvarların ağırlığını, dokusunu ve zamansal derinliğini olduğu gibi gösterebildik.

Galleries of Luxury yaklaşımı, mekânın doğal kurgusu içinden organik olarak gelişti. Denize dikey uzanan sekiz tarihi galeri, Tersane’de tek, büyük ve homojen bir mağaza yerine; her biri kendi ölçeğine, ışığına ve mekânsal karakterine sahip çağdaş bir galeriler düzeni kurmamıza olanak verdi. Her galeri, tekil bir kategoriye ev sahipliği yapacak şekilde ele alındı. Bir galeriden diğerine geçerken sadece ürün kategorisi değil, mekânsal algı da değişiyor; ışık, hacim, ölçek ve malzeme her seferinde ürünle ve mevcut yapı ile farklı bir ilişki kurduruyor. Galerilerin taşıdığı endüstriyel bellek, her kategorinin kendi kimliğini güçlendiren bir arka plan oluşturuyor.

Galeri 9 ise tüm tarihi galerileri kuzey cephede karşılayan, bilinçli olarak çağdaş bir dil kuran; ancak bunu yaparken diğer sekiz tarihi galeriyle rekabete girmeyen yeni bir katman olarak konumlandı. Aralarındaki ilişki, Tersane’nin tek bir zamana ait olmadığını; farklı dönemlerin, ölçeklerin ve mimari dillerin yan yana var olabileceğini mekânsal olarak hissettiriyor.

İçeriden feragat ederek dış mekâna açılan meydanlar yaratma fikri ve tersanenin tarihi bahçesi Secret Garden ile kurulan görsel süreklilik de bu yaklaşımın doğal bir uzantısıydı. Tersane gibi endüstriyel bir mirasın, yalnızca kapalı hacimler üzerinden değil; dolaşım ve açık alanlar üzerinden de deneyimlenmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu boşluklar bugün kente doğru açılan, insanı içeri davet eden ve Haliç ile güçlü bağlar kuran anlar yaratıyor.

Mekânın düşünce dünyasına eşlik eden mobilyalar

İç mekânda mobilyalar dekoratif bir arka plan gibi değil, mekânın deneyimini kuran unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Mario Bellini, Patricia Urquiola ve Verner Panton gibi farklı dönemlerden tasarımcıları bir araya getiren bu seçki nasıl oluştu?

Bu seçkiyi oluştururken mobilyayı dekoratif bir tamamlayıcı gibi düşünmedik; mekânın düşünce dünyasına eşlik eden bir unsur olarak ele aldık. Tersane gibi güçlü bir hafızası olan bir yerde, tasarımın ya da mobilyanın geri planda kalması zaten pek mümkün değil. İster istemez söz alıyor, kendini hissettiriyor. Biz de bunu bastırmak yerine, mekânla kurduğu ilişkiyi daha bilinçli bir diyaloğa dönüştürmek istedik.

Farklı dönemlerden tasarımcıları bir araya getirirken tek bir estetik ya da dönem anlatısı kurma niyetimiz yoktu. Aksine, farklı zamanlara ait tasarım yaklaşımlarının aynı mekânda yan yana durabileceğini göstermek istedik. Bu da Tersane’nin kendi yapısıyla örtüşüyor; çünkü burası da tek bir zamana ya da tek bir dile ait bir yer değil.

Parça seçiminde özellikle formların zamansızlığına, kullanılan malzemelere ve mekânla kurdukları fiziksel ilişkiye baktık. Endüstriyel ölçekte, ağır ve güçlü bir mimari kabuk içinde bazı parçalar bilinçli olarak kontrast yaratıyor, bazıları ise ölçeği ve duruşuyla mekâna eşlik ediyor. Ortaya çıkan tablo, farklı dönemlerde üretilmiş tasarımların bugün bu mekânda kimi zaman uyumla, kimi zaman gerilimle bir arada var olabildiğini gösteriyor. Mobilya burada geçmişi temsil eden bir obje gibi durmuyor; bugünkü deneyimi şekillendiren, mekâna insan ölçeği kazandıran canlı bir unsur haline geliyor.

Ne tamamen geçmişte ne de bugünde

Andrés Reisinger’in Hortensia koltuğu gibi çağdaş ve deneysel parçaların, 600 yıllık taş duvarlarla yan yana gelmesi mekânda çok güçlü bir zamanda yolculuk hissi yaratıyor. Ziyaretçide nasıl bir duygu oluşmasını istediniz? Açıkçası bana bir uzay gemisindeyim hissi vermişti… Dünyadan farklı dokulara sahip eklektik bir uzay gemisi içinde uzun bir yolculuğa çıkmışız ve geminin bir bölümü bu yolculuk süresince kullanacağımız kıyafetleri bize sunan bir alan var ve o alanda Beymen konuşlanmış gibi… 

Bu gerçekten çok yaratıcı bir benzetme. Ben de Tersane ile geçen tüm bu süreci ve ortaya çıkan sonucu, projenin en başından beri bir zaman yolculuğu gibi hissediyorum. Aynı mekânda, çok farklı dönemlere ait dillerin, malzemelerin ve düşünme biçimlerinin üst üste gelmesi… Ne tamamen geçmiştesiniz ne de yalnızca bugündesiniz. Bir galeriden diğerine geçerken, sanki farklı zaman katmanları arasında dolaşıyorsunuz.

Bahsettiğiniz türde çağdaş tasarım nesneleri, tarihsel mimarinin yanında konumlandığında yapının hafızasını bastırmıyor; tam tersine onu daha görünür hale getiriyor. Taş duvarların gücü ve sürekliliği, bu zamansız formlarla yan yana geldiğinde mekâna yeni bir derinlik kazandırıyor. Beymen’in bu bağlamdaki varlığı da yalnızca bir perakende deneyimi değil; zamanlar arasında kurulan bu geçişin doğal bir parçası haline geliyor.

“Geleceği acele etmeden kurmak”

Hazır uzay gemisi demişken… Beymen’in “gelecek” vizyonu ve kurgusuna dair ne söylemek istersiniz?

Beymen’de gelecek fikrini hız ya da anlık eğilimler üzerinden düşünmüyoruz. Bizim için gelecek, zaman içinde anlam kazanan ilişkiler kurabilmekle ilgili. Geçmişi dikkatle okuyup, onun üzerine acele etmeden yeni şeyler eklemek diyebilirim.

Perakendeye de bu gözle bakıyoruz. Bir mağazadan çok, kültürün, tasarımın ve deneyimin yan yana durabildiği bir alan olarak görüyoruz. Beymen’in durduğu yer de burada. Geçici olana kapılmak yerine, zamanla değerini koruyabilen fikirlere, mekânlara ve iş birliklerine odaklanıyoruz. Önümüzdeki dönemde de sanata, mekâna ve yaratıcı ortaklıklara bu anlayışla alan açmaya devam edeceğiz.

Hafıza taşıyıcı yüzeyler

Zamanda yine geriye dönmek istiyorum. İMÇ’de Füreya Koral, Kuzgun Acar ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun duvarla bütünleşen işleri, yapının kendisiyle birlikte kentsel belleğin parçası haline geldi. Bazı kişiler bu sanatçılarımızı belki de oradan geçerken tanıdı. İMÇ bugün bir çarşıdan çok bir hafıza mekânı gibi anılıyor. Beymen’in sanatçılara alan açma yaklaşımı bana bunu hatırlattı. Siz ne söylersiniz?

Bu örneklerde beni en çok etkileyen şey, sanatın yapıya sonradan eklenmiş gibi durmaması. Mimariyle birlikte düşünülmüş, onunla birlikte var olmayı kabul etmiş olması. Burada mesele sanatçılara yer açmaktan öte, mimarlığın bu alanı nasıl tanımladığıyla ilgili. Duvarın işlevsel bir yüzey olmanın ötesine geçip zamanla anlam taşıyan bir yüzeye dönüşmesi çok güçlü bir yaklaşım.

Beymen’de sanata bakışımız da buna yakın bir yerden şekilleniyor. Sanatı gelip geçen, sergilenip kaldırılan bir içerik gibi görmüyoruz. Mekânın parçası olan, ölçeğiyle, boşluklarıyla ve ritmiyle ilişki kuran işler seçiyoruz. Yerleştirilen çalışmalar mimariyle yarışmıyor, onu süsleme derdine girmiyor; birlikte durmayı, zaman içinde anlam kazanmayı önemsiyor. Bizim için kıymetli olan da bu süreklilik duygusu.

“Neredeyse sonsuz bir gökkuşağı gibi”

Rachel Hayes’in ışık, kumaş ve renk üzerinden mekânla birlikte akan işleri, bulunduğu yapının algısını güçlü biçimde dönüştürüyor. Dressed in Light’ın Haliç manzarasına açılan galeride olması sanki dışarıdaki ışık manzarayı içeri taşıyor hissi veriyor. 

Rachel Hayes’in işini Tersane Beymen de en değerli kılan şey, mekâna eklenen bir öğe gibi durmaması; mekanla birlikte akan, onun ışığı ve manzarasıyla dönüşen bir atmosfer üretmesi. Dressed in Light’ı Haliç’e açılan galeride konumlandırırken; eseri, gün boyunca değişen ışıkla birlikte yaşayan bir varlık olarak düşündük.

Bu galeride tavan, neredeyse sonsuz bir gökkuşağı gibi... Günün farklı saatlerinde Haliç’ten süzülen ışık, suyun yüzeyinden yansıyarak içeri giriyor ve eserin renklerini sürekli zenginleştiriyor. Işık tek bir doğrultudan gelmiyor; manzara, su ve mekân birlikte çalışıyor. Mekandaki diğer yansıtıcı yüzeyler bu etkiyi çoğaltarak mekânı daha güçlü, daha yoğun bir duygu alanına dönüştürüyor.

“Mesele, eserlerin korunma gerekliliğini mekânda görünmez kılabilmek”

Saerom Yoon’un Beymen için ürettiği Crystal Series gibi işler hem sanatsal hem de fiziksel olarak oldukça hassas. Ziyaretçi yoğunluğu, gündelik hareket, Haliç kıyısına yakınlık gibi etkenler düşünüldüğünde bu eserlerin korunması ayrı bir mesele haline geliyor. Hem eserleri koruyup hem de mekânın doğal akışı içinde kalmalarını sağlamak için ne tür önlemler aldınız?

Aslında bu biraz da Beymen’in mekâna bakışıyla ilgili. Bu eserleri vitrinde korunan, ulaşılmaz objeler haline getirmek istemedik; ama aynı zamanda onları gündelik koşuşturmanın ortasına da bırakmadık. İlk olarak, eserlerin mekandaki konumları çok bilinçli belirlendi. Dolaşım akslarının tam üzerinde değil; temasın kontrollü olduğu, ziyaretçinin fark ederek yaklaştığı noktalarda yer alıyorlar. Yani alışverişin hızıyla değil, mekânın doğal akışıyla karşılaşılıyorlar. Korumayı mekânsal, çevresel ve davranışsal bir bütün olarak ele alıyoruz.

Malzeme hassasiyeti ve çevresel koşullar da tabi ki her projede önemli, burada da kendine has bazı hassasiyetler var.  Nem, sıcaklık ve ışık kontrolü baştan itibaren dikkate alındı. Galerilerde iklimlendirme, nem dengesi ve hava sirkülasyonu sanat eserlerine uygun değerlerde tutuluyor. Doğrudan güneş ışığı almayan konumlar, filtreli ışık çözümleri ve malzeme bazlı koruyucu yaklaşımları bir arada düşünüyoruz.

Ama şunu da tekrar vurgulamak isterim: mimari olarak elbette korunma çok önemli. Bu, tartışmaya açık bir konu değil; bir gereklilik. Bizim için mesele, bu korunma gerekliliğini mekânda görünmez kılabilmek. Yani eserleri korurken, onları izole eden ya da mesafe koyan çözümler üretmek yerine; mimari kurgu, dolaşım ve kontrolle bu dengeyi doğal biçimde sağlamak. Eserlerin korunmasıyla insanların onlarla temas edebilmesi, bu yaklaşımda birbirine eşit iki unsur olarak birlikte düşünüyoruz.

“Önemli olan sanatçının ve işin mekâna ne söylediği, mekanla nasıl yaşadığı”

Beymen Tersane’deki sanatçıları seçerken kriteriniz neydi? Daha önce kimlerle çalışıldı, gelecekte Beymen yeni mağazalarında ve koridorlarında kimlerin imzasını göreceğiz?

Beymen Tersane’de sanatçı seçerken tek bir estetik ya da tek bir ölçek üzerinden ilerlemedik. Bizim için belirleyici olan, mekânın hikayesiyle kurulan ilişki. Her mağazada önce mekânsal ve düşünsel bir kürasyon kurguluyoruz; ardından bu fikri besleyecek işleri ve sanatçıları seçiyoruz. Yani sanatı ayrı bir parça gibi değil, en başından itibaren mimari ve deneyimle birlikte düşünüyoruz. İşler zamanla toplanıyor ya da sipariş ediliyor ama fikir en başından orada, mimariyle ve yaratmak istediğimiz dünya ile beslenip gelişiyor.

Türk sanatçıların, özellikle de genç ve üretim pratiği güçlü isimlerin Beymen’de görünür olması çok önemli. Onlara alan açmayı, kültürel bir sorumluluk olarak da görüyoruz. Aynı zamanda bazı projelerde, mekânsal hikâye bunu gerektirdiğinde global isimlerle de çalışıyoruz. Geleceğe baktığımızda da bu yaklaşım gelişerek devam edecek. Beymen projelerinde tek bir imza ya da stil yerine, her mekâna özel geliştirilmiş kürasyonlar göreceksiniz. Sanatçılar, bu kürasyonların doğal bir parçası olarak yer alacak. Bizim için önemli olan, sanatçının ve işin mekâna ne söylediği ve o mekanla nasıl yaşadığı.

Tarihi dondurmadan ve tüketmeden…

Beymen Tersane, 100 yıl sonra bugünün İstanbul’unu anlatan hangi izi bırakacak? Şehrin belleğinde ne olarak anılacak?

Beymen Tersane’nin, şehrin bu kadar değerli bir alanında ve böylesine miras bir yapıda, tarihi bir alanı dondurmadan ama tüketmeden de bugünün yaşamına katabilmiş nadir örneklerden biri olarak anılmasını isterim. Ticari bir işlevle kültürel bir duruşun yan yana var olabildiğini, mimarlığın, perakendenin ve kamusal deneyimin birbirini dışlamadan birlikte üretilebildiğini gösteren bir yer olarak.

Gül Ökten olarak dünyada sizi mimari ve kürasyon anlamında en çok etkileyen, “keşke bu vizyonu İstanbul’a taşıyabilsek” dediğiniz mağazalar veya müzeler hangileri? 

Benim dünyamda ilham veren mekanlar, iyi tasarlanmış olmalarıyla değil; bana nasıl hissettirdikleriyle öne çıkıyor. Mimarlık, kürasyon ve deneyim birbirine alan açtığında, mekân gerçekten yaşamaya başlıyor. Beymen’de de aradığımız ruh tam olarak bu. Beymen Tersaneyi bu bağlamda çok iyi konumladığımızı da söylemek isterim.

Bu bakış açısıyla Fondazione Prada benim için güçlü bir referans. Orada beni en çok etkileyen şey, eski bir endüstriyel yapının dönüştürülme biçiminden çok, bu dönüşüme kurumsal olarak alan açılmış olması. Kurumun mimarlığa ve kürasyona eşlik etmenin ötesinde, onları gerçekten taşıyan bir vizyon kurması çok belirleyici. Bu tür çok yönlü bir güven ve süreklilik ilişkisini İstanbul’da daha fazla görebilmeyi isterim.

Bir başka uçta Louisiana Museum of Modern Art var. Sanat, mimarlık ve doğa çok doğal bir akış içinde. Sergi gezdiğinizi neredeyse unutuyorsunuz. Bir anda bir pencerenin önünde durup manzaraya bakıyorsunuz, sonra fark etmeden tekrar bir eserin içindesiniz. Kimse sizi “şimdi sanat, şimdi doğa” diye yönlendirmiyor. Mekân acele etmiyor, siz de etmiyorsunuz. Bu bana çok iyi geliyor. Çünkü sanatın da mimarlığın da bazen geri çekilmeye, nefes almaya ihtiyacı var. İstanbul gibi her şeyin çok yoğun, çok sesli olduğu bir şehirde, bu sakinlik ve doğallık hali bence çok kıymetli. Daha az şeyle, daha güçlü bir deneyim kurabilmek mümkün.

Tasarım ve yaratıcılığın başka bir boyutta olduğu Uzakdoğu’da ise özellikle Tokyo beni hep etkiliyor. Comme des Garçons Aoyama, perakendeyi sürekli dönüşen bir fikir alanı olarak ele alıyor. Mimarlık, kürasyon ve ürün her seferinde yeniden ilişki kuruyor. Markanın buna gerçekten alan açması ve risk alabilmesi, perakendenin insanlarla kurduğu deneyim anlamında güçlü bir yere oturuyor.

İstanbul’un da böyle alanlara fazlasıyla hazır olduğuna inanıyorum. Bu potansiyeli doğru ellerle, doğru ruhla açabilmek ve biraz daha cesur olabilmek gerekiyor.

Son olarak, bu devasa dönüşümün içinde sizin "en sevdiğiniz köşe" neresi ve neden?

Bu gerçekten zor bir soru. Çünkü Beymen Tersane’de her köşe başka bir bakış açısı, başka bir tempo ve başka bir duygu öneriyor. Başka bir zamanda başka bir yeri de söyleyebilirim; ama bugün ilk aklıma gelen, tüm tarihi galerilerin sonunda mekânı bütünleyen Contemporary galeri. Burası, anlattığımız her şeyin aynı anda mümkün olabildiği yerlerden biri. Her galeriye açılan, hem yeniyi hem eskiyi aynı anda hissedebildiğiniz; adeta kendi başına bir bahçe gibi. Binanın arka cephesindeki tarihi tersane bahçesiyle görsel olarak bütünleşmesi, içerideyken dışarıyı hissetmek çok keyifli… Bitkilerin arasında oturup kahvenizi içebildiğiniz, durmaya da dolaşmaya da izin veren bir mekân.

Bir de sürpriz anları var. OMA’nın dev pendant perdelerinin arasından, bir anda Sarp Kerem Yavuz’un legolarla yapılmış Süleymaniye Türbesi kubbesini görmek insanı gerçekten şaşırtıyor. Birkaç adım sonra ise, bitkilerin arasında sessiz ama etkileyici bir karşılaşma olarak Aslı Sarman’ın Subterra Species enstalasyonuyla karşılaşıyorsunuz. El yapımı seramikler, bu organik bahçenin doğayla kurduğu ilişkiyi daha da güçlendiriyor.

Aslında anlatırken daha da iyi fark ettiğim bir şey oldu. Beymen Tersane’nin en sevdiğim yanı, her köşesinde başka bir tat, başka bir zenginlik olması. Her gelişinizde başka bir detayı fark edebilir, başka bir karşılaşma yaşayabilirsiniz. Bazen bir mimari detay, bazen sanatsal bir dokunuş; kimi zaman gastronomik bir deneyim, kimi zaman da bir moda ile kurulan bir bağ. Sanırım en güzeli de bu. Beymen Tersane’ye her geldiğinizde sizi mutlaka yeni ve akılda kalıcı bir keşif bekliyor.


© T24