Makul bir barış
Diğer
18 Ocak 2026
Dün rüyamda, elinde tavana değen büyük bir saksı çiçeği (rüyalarda hemen her şeyin abartılı ve çok olması neyin karşılığı acaba, hayattaki azlığımızın mı?) ile hastanemdeki odama o bildik coşkusu ve rüzgârı ile ziyarete gelen Sırrı Süreyya kardeşimi görünce, sabah olan biten üzerine bir şeyler yazma duygusu ile uyandım. Daha önce yazdığım gibi, onunla yüz yüze oturup konuşmuşluğumuz yok ama birbirimize söylediğimiz kardeşlik bağına ve ara sıra olan yazışmalarımıza güvenerek bu satırları yazıyorum.
Niyetim ondan kalan ve 22 Ekim 2024 günü yazdığı: “Aziz Hocam, ciddi ve meşakkatli bir yoldur. Umalım herkes omuz vererek güç katar. Makul olan müşterek bir çözüm herkese iyi gelir” sözü, özellikle de “makul” kavramı üzerinde durmak.
Şu veya bu nedenle temas eden, arkadaşlığı olan, onların yaşadığı yerde yaşayan, benim gibi bir süre de olsa onların nüfus olarak fazla olduğu bir ilde (Adıyaman) çalışan ya da diyabet kampı gibi bir etkinlikte 5 gün onlarla bir arada olan herkesin kolayca anlayabileceği gibi Kürtler dilleri, kültürleri, türküleri, oyunları, giyimleri, yaşamları ile ayrı bir halktır. Yıllar önce Bulgaristan’da yaşayan Türklerin de Jivkov zulmü sırasında deneyimlediği gibi insanların kendi dillerindeki isimlerinin değiştirilmesinin varlıklarına yönelik bir darbe olduğunu en iyi onlar bilir. Öte yandan yüzyıllardır süren sistematik, devletlerce uygulanan yok sayma ve asimilasyon (kimliklerinin ana ögelerini eritme, görünmez kılma, unutturma, giderek yok etme) politikalarına rağmen, halk olarak zenginliklerini ve onurlarını korumuşlar, birlikte yaşamdan vazgeçmemişlerdir.
Böyle bir durumda, ortaklığımızı korumak ve geliştirmek, sanıldığı gibi onların asimilasyona ses çıkarmamalarına, sinmelerine, hep beraber saf bir topluluk olmamıza değil, tam tersine ve Hannah Arentd’in “ve kavraması zor da olsa, ortaklığa yalnızca farklılıkları vurgulayarak, her şeyden önde tutarak ve sürekli çoğaltarak ulaşabiliriz” cümlesindeki yaklaşıma bağlıdır. En çok kendini dilde gösteren asimilasyon, sadece her sabah varoluşunun kimliğinden dolayı şiddete maruz kalması değildir, bunun ötesinde koca bir halkın bir çok açıdan dışlanması, ötekileştirilmesi, 1980 sonrasındaki Diyarbakır Cezaevi’nde olduğu gibi başka kimseye yapılmayan türden işkencelere ve aşağılamalara maruz kalması, kendini geri çekmesi, yaratıcılığının sönmesi, ekonomik ve sosyal olarak geri kalması, bir de bundan dolayı zarar görmesi gibi katmerli sonuçları olan bir durumdur. Eski dış işleri bakanlarından İlter Türkmen’in bir konuşmasında söylediği gibi “Cumhuriyet asimilasyonda başarısız olmuştur ve artık asimilasyonda ısrar etmek yerine başka şeyler yapılmalıdır.”
Biz kabul edelim ya da etmeyelim hem ülkemizdeki hem de başka bölgelerdeki Kürtlerin en önemli sorunu ve huzursuzluklarının kaynağı kimliklerinin yok sayılması, asimilasyondan vazgeçilmemesi ve milliyetçi refleksler ile “teröristler” kelimesi yerli yersiz kullanılarak üstlerine gelinmesidir. Sırrı Süreyya, politikanın soyut ve maksimalist dili yerine insanların dertlerini umursayan, şu zamana kadar yaşananları hesaba katan, bir şey talep ederken dışlayıcı olmayan, taleplerden bir duvar örmeyen, insana hitap eden bir dil kurmuştu ve onun........
