Semiha Berksoy’un kader çizgisi: ‘Çizginin altında mısın, üstünde mi; kaderinin neresindesin?’

İstanbul Modern’de Semiha Berksoy’un geniş kapsamlı ‘Tüm Renklerin Aryası’ başlıklı sergisi Ocak sonunda açılmıştı. T24’ün yazarları birkaç kez yazdı konuyu. Ben de geçenlerde Semiha Berksoy ve sergisi üzerine düzenlenen söyleşilerden birine katıldım; ‘Tuvalade Özne ve Benlik’... Semiha Berksoy’un tuval çalışmaları konuşulacaktı. Konuşmacılar Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Prof. Dr. Esra Aliçavuşoğlu, sergi küratörleri Özgü Özsoy Sağnak ve Deniz Pehlivaner idi.

Sergideki Semiha Berksoy’un çocukluk fotoğrafı, giysileri ve çevresinden modern bir ailede büyüdüğünü anlıyoruz. Genç yaşta kaybettiği annesi Fatma Saime Hanım ressam, babası Ziya Bey devlet memuru ve şair idi.1928’de İstanbul Belediye Konservatuarı’nda Nimet Vahit ve diğer hocalardan ses ve müzik eğitimi aldığını, 1929’da Sanayi-i Nefise Mektebi’nde Namık İsmail’in resim, Refik Epikman ve İsmail Hakkı Oygar’ın seramik ve heykel öğrencisi olduğunu biliyoruz. İlk beden ve portre çalışmalarından da figür üzerine güçlü bir temel eğitim aldığı anlaşılıyor. Sonra Cumhuriyet’in ulus devlet inşaası sırasında, devlet bursuyla Berlin’deki Müzik Akademisi’nde (Hochschule für Müzik) şan ve opera eğitimi almaya gidiyor.

1910 yılında doğan Semiha Berksoy, Cumhuriyet kurulduğunda henüz 13 yaşındaydı. Tüm işlerinde Cumhuriyet’in yeni kodlarını görebilmek mümkün. Cumhuriyet döneminde kadınlardan beklenen toplumsal rolleri adeta yerine getirmek gibi de bir görev üstlenmişti. Onun bir opera sanatçısı, bir ressam, bir tiyatro, sinema oyuncusu ve performans sanatçısı olarak hem bu çok disiplinli üretimleri hem çok özgün stili ve hem de egzantrik kişiliğiyle etrafına, sanatına ve kendisine nasıl baktığını İstanbul Modern’deki ‘Tüm Renklerin Aryası’nda görebiliyoruz. Sergi, bu multi disipliner sanatçının 200’den fazla işini kapsıyor. Geçen yıl Berlin, Hamburger Bahnhof’taki çarpıcı sergisini de gezmiştim. Daha ufak ama güçlü bir sergiydi. Burada bu çok yönlü sanatçının 70 yıllık üretim süreci var. Ben portreleri üzerine odaklanacağım bu yazıda.

Semiha Berksoy’un portrelerinde ve otoportrelerinde ‘ben kimim, kim olmak istiyorum, nasıl görünmek istiyorum?’ sorularına cevap niteliğinde yanıtlar görebiliyoruz. Panelde konuşmacılar; “Çok filtresiz, hiçbir rasyonalite ile çalışmıyor, bunu biçimselliğinde de görmüyoruz. Tuvallerinde duyguyu ve figürü ortaya çıkartacak bir yöntemle, elle ve fırçayla çalışıyor. Arka planları başka hiçbir ayrıntıyla doldurmuyor. Sadece portreye, kimi yapıyorsa ona odaklanmanızı istiyor. Sanatçının opera kimliği öne çıktığı için ressam kimliği daha geç keşfedilmiş” diye sanatçıyı anlatıyorlar.

Semiha Berksoy aslında bir opera sanatçısı olarak biliniyor. Opera sahneleri ile ilişkisi hız kestiği bir dönemde resme odaklanmaya başlamış. Dolayısıyla geçmiş olayların, o dönemde hissettiklerinin resmini yapıyor. Adeta bir otobiyografi gibi. Semiha Berksoy’a bir portre sanatçısı diyebiliriz. Sanatçının tüm işlerinin önemli bir kısmı otoportre ve portreler. Sergide geniş bir yer ayrılmış. Sadece kendi bellek ve kimliği ile değil, kamusal kimliği, iç dünyası ile portresini yaptığı kişileri bize tanıtıyor. Ayrıca geri dönmeyi seviyor. Çeşitli dönemlerde tekrar tekrar konulara geri dönüp portreleri yineliyor. Konuları kendi hayatıyla sürekli örtüştürüyor, onları sadece portre olarak değil, onlarla kurduğu kişisel bağlarla da betimliyor.

Annesi Fatma Saime Hanım’ın portrelerine sergide her köşede rastlıyoruz. Birinci Dünya Savaşı sırasında babası Ziya Bey cephede İspanyol gribine yakalanıyor ve hastalığı hamile eşine bulaştırıyor. Ve annesi maalesef vefat ediyor. Annesinin ölümü........

© T24