Boğaziçi Üniversitesi Öğrenci Kulüpleri üzerine |
Ben Robert Kolej’e 1971 yılında, Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüşmesinden üç ay kadar önce giren son öğrenci grubundanım. Boğaziçi’nde İngiliz dili ve edebiyatı okumak yerine Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmem de mümkündü. Karar vermekte zorlanınca her iki okulda da ders veren ressam Özer Kabaş’la konuşmam önerildi. Odasındaki masasının üstünde tek bir tuğla duran üstü başı boya içindeki saçlı sakallı adam beni biraz dinledikten sonra “Senin derdin müzik, sana Boğaziçi daha uyar” dedi, ben de “Peki” deyip oraya girdim.
Özer Kabaş tavsiyesini okuldaki müzik bölümünü düşünerek yapmadı. Gerçekten de Boğaziçi’nde müzik, tiyatro, resim, dans, sinema gibi sanat eğitimi veren akademik bölümler hiç olmadı. Ama sanatlarda isim yapmış, bir sanat dalını kendine iş edinmiş, ortaya yeni fikirlerle çıkmış kişilerin epeycesi Robert ve Boğaziçi’nden yetişmedir. Nasıl oluyor diye sorarsanız, yanıtı iki kelimeden oluşur: “Öğrenci Kulüpleri”. (Burada yakınlarda aramızdan ayrılan Haldun Dormen’i örnek vereyim derken birkaç gün önce Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülünü alan yönetmen Emin Alper’in de BÜ Sinema Kulübü’nden “mezun” olduğunu okudum.)
70’lerin çok eskilerde kaldığının, o zamandan bu zamana çok şeyin değiştiğinin ve benim birçok gelişmeden haberdar olmadığımın ayrımındayım. Örneğin, benim girdiğim yılda öğrenci sayısı 900 civarında idi, 1980’de 3.000’i aşmıştı, şimdi 16.000 olmuş. Bu artışa paralel olarak Hisarüstü-Uçaksavar tarafında ikinci bir kampus oluşturulmuş. Ancak, duyduklarım ve okuduklarımdan, bazı şeylerin de değişmemiş olduğunu görüyorum: Bunlardan birincisi öğrenci kulüplerinin varlığı ve aktifliği, ikincisi de öğrencilerin şimdi “güney kampus” olarak anılan orijinal kampusu hâlâ “merkez” olarak görmesi. (Şu anda oldukça farklı alanlarda aktif 40 kadar kulüp olduğu görülüyor.)
Robert Kolej’de öğrencilerin kendilerinin akıl ve organize ettikleri etkinliklerin uzun bir geçmişi var. Okul yönetimi ve öğretmenler bu ders dışı girişimleri her zaman desteklemişler, eğitimin önemli bir parçası saymışlar. Öyle ki, güney kampusu oluşturan on kadar görkemli binadan birinin adı Öğrenci Faaliyetleri Binası’dır ve işlevi öteden beri o olmuştur. Yani, Boğaziçi’ne özgü söz konusu faaliyetler temelde Robert Kolej’den kalma bir gelenektir. BÜ’nün ilk rektörü Aptullah Kuran ve yardımcısı Demir Demirgil’in korumaya çalıştığı özgün niteliklerin en önemlilerinden biri bu idi.
Okulun 71’deki yeni statüsüyle birlikte öğrenci kulüpleri bir parça resmî bir düzene bağlanmıştı: Belirli bir alanda “kulüpleşmek” isteyen ve yeterli sayıda ilgilisi olan gruplar kulüp olabildi ve okul bu kulüplere yer ve bir miktar para sağlamaya başladı. Kulüplerin gözetim ve denetimi için bir “öğrenci faaliyetleri koordinatörü” pozisyonu belirlenmişti ve bu kişi faaliyetler binasının orta katında, içinde duş ve tuvalet olan bir odada oturuyordu. Koordinatör genellikle sanatlarla uğraşan ve kampustan kopamayan bir eski mezun olurdu ve oda, bir zamanlar Özer Kabaş kaldığı için, “Özer’in odası” olarak bilinirdi.
Ben ilk elden Tiyatro Kulübü’ne (BÜ Oyuncuları), ardından Folklor Kulübü’ne “full-time” girdim. Onun ardından birkaç arkadaşla Müzik Kulübü’nü (BÜMK) kurduk. Bu etkinliklerin hepsi faaliyetler binasında yer alıyordu: Binanın üst katı tiyatro salonu idi, binadaki spor salonu halk dansı çalışmalarında da kullanılıyordu, alt kattaki yan yana birkaç küçük odayı da farklı kulüpler kullanıyordu.
Müzik Kulübü olarak binanın arka tarafındaki, sonradan “Taş Oda” olarak anılan, içinde bir duvar piyanosu olan odayı sahiplendik, ardından okuldan ayrılan bir Amerikalı hocanın kuyruklu piyanosunu da getirip koyduk. Ve faaliyetimiz giderek büyüdü, benim vokal armoni merakım sonucunda 20-25 kişilik bir vokal topluluk oluşturduk, sonra çalgılar da eklendi ve bildiğim kadarıyla o etkinlik halen dallanmış budaklanmış olarak devam ediyor.
Söz konusu oda her gürlükteki sesin kimseyi rahatsız etmediği ideal konumu nedeniyle 50 yıldır müzik odası olarak kullanılıyor(du). Haberlerden okuduğuma göre şu anda, bina tadilattan geçeceği için, o odanın da, binadaki diğer mekanların da kapılarına kilitler vurulmuş. (On yıl kadar önce Müzik Kulübü büyük bir incelik yapıp odayı bana adamış ve kapısının yanına adımın yazılı olduğu bir levha asmışlardı. Tadilatta ilk çöpe gidecek parçalardan biri o levha olmazsa şaşırırım.)
1976’da okulu bitirdiğimde rektör Aptullah Bey kulüpleri bırakıp gidemeyeceğimi, “Özer’in odası”na yerleşmemi ve faaliyet koordinatörü olmamı önerdi. Sonuçta ilk yarısını öğrenci, ikinci yarısını çalışan olarak yaklaşık on yılı Öğrenci Faaliyetleri Binası’nda geçirmiş oldum. Yani, artık çok eskilerde kalmış olmama rağmen, okumakta olduğunuz bu yazıyı kaleme alacak ehliyetim var.
Hemen her üniversitede birtakım “yan faaliyetler” olur ama ben Boğaziçi Üniversitesi öğrenci kulüpleri kadar ciddi ve organize çalışanlarını görmüş ya da duymuş değilim. Bu kulüpler öğrencilerin dersler dışındaki boş zamanlarını değerlendirme etkinlikleri gibi dursa da, en azından benim zamanımda durum bunun tam tersiydi, bazılarımız derslere ancak kulüp etkinliklerinden vakit kaldığında girerdik.
Gece yarılarında karanlık odada fotoğraflarını tab etmek için sıra bekleyenleri görmek (o çok salaş odada Nuri Bilge Ceylan’ın kurumaya astığı fotoğraflarını nasıl tertemiz tutabildiği hâlâ konuşulur), tiyatro salonunda dekor çakanların çekiç testere seslerini duymak, Mahir Şaul “Folklora Doğru” dergisini yayına hazırladığında kulüp odasının ışığının sabaha kadar sönmediğini görmek sıradan olaylardı. Yukarda da belirttiğim gibi, en azından sanat dallarındaki kulüplerde çalışmış olan düzinelerce kişi sonradan çağdaş sanatların en önemli isimlerinden oldular.
Koordinatör olarak çalıştığım yıllarda öğrenci işlerine bakan yöneticilerin çözmeye çalıştığı üç temel sorun vardı: 70’lerin ikinci yarısında üllke genelinde yaygınlaşan siyasi fraksiyonlar arasındaki çatışmalar doğal olarak Boğaziçi kampusuna da ulaşmıştı. Gruplar arasındaki itişip kakışmaların okula asker ve polis gelmesine neden olacak doza ulaşmaması için büyük çaba harcardık. Bu yaklaşım galiba şimdilerde tersine dönmüş.
İkinci sorun, sayısı giderek yirmilere ulaşan öğrenci kulüplerine yer bulabilmekti. Bina sayısının azlığına rağmen bunu odaları paylaşarak ya da, örneğin, Dağcılık Kulübü’nü malzemesini resim atölyesinde bir köşede tutmaya ikna ederek hallediyorduk (dağcılar çalışmalarını açık havada, genellikle Temel Bilimler Binası’na tırmanarak yapıyordu).
Üçüncü sorun da Aptullah Bey’den sonra gelen özel sektör ruhlu yönetimin kampusa “sınıf atlatmak” amaçlı “tadilat” projelerine karşı durabilmekti. Son yılımda tiyatro salonunu restore etmek isteyen yeni rektörle tartışmam buna iyi bir örnek olabilir:
Tiyatro salonu dersler dahil her türden toplantı için kullanılıyordu ama temelde üye sayısı oldukça kabarık ve çok faal Tiyatro Kulübü’nün mekanıydı. Salon tabii ki eski ve donanımsızdı ama bu tiyatro çalışmalarında kısıtlama değil, yaratıcılık için esneklik sağlıyordu. Tiyatrocular her oyunda sahnenin biçimini değiştiriyor, yeniden boyuyor, farklı ebadlarda dekorlar, platformlar kuruyor, oyun bittiğinde de salonu tekrar eski haline getiriyordu. Ve bunları Genco Erkal, Engin Cezzar gibi isimlerin sahnenin tepelerinde, gizli kapaklı yerlerinde duran imzalarının bilincinde olarak yapıyorlardı.
Rektöre salonu ne kadar restore ve standardize ederse gençlerin “oyun alanı”nı o ölçüde kısıtlıyor olacağını, oranın tarihi bir kimliği olduğunu, kulübün de bunu istemediğini anlatmaya çalışmıştım, o bana tekrar tekrar “Duvarlar lambri olacak, lambri, sen lambri nedir bilir misin?” deyip durdu. Sonuçta, sanıyorum epeyce bir zaman sonra, tiyatro salonu restore edildi. İstanbul’a bir gidişimde bir oyuna davet ettiler, gidip salonun yeni halini görmüş oldum. Duvarlar lambri olmuş muydu hatırlamıyorum, ama salon ve sahne ancak standart biçimlerde oyunların sahnelenebileceği standart bir salona dönüşmüştü.
Özetle, Boğaziçi Üniversitesi’nin sıradan bir okula ya da farklı bir kuruma dönüşmesi isteniyorsa yapılacak en zekice işlerden biri öğrenci kulübü geleneğini ortadan kaldırmak ya da niteliğini değiştirmek ve etkinlikleri merkezden uzaklaştırmak olur. Ve korkarım son zamanlardaki gelişmeler bu stratejiye işaret ediyor.