Türk hukukçularına sesleniyorum-III
Önceki yazılarda da değinildiği üzere, açılan davaların yıllarca sürmesine, yani yaşanan bu yargılama yanlışına, çarpıklığına toplumca öylesine alışmışızdır ki, aslında bir tür yargılama sorunsalına dönüşen ve hak alma özgürlüğünü yerle bir eden bu kaba saba yanlışın bile, yıllardan bu yana ayrımında olamamış, uluslararası sözleşmelerde Türk mahkemelerinin yetkili kılınmaması yolundaki küçük düşürücü uyarılarını dahi doğru olarak değerlendirememiş, özetle bu konuda yaşanan yanlışlar, ülkemizde bir sorun olmaktan çıkmış, deyiş yerindeyse, halkımızca değil, hukukçularımızca bile umûr-ı âdiyeden sayılmaya başlanmıştır, sayın hukukçular.
Oysa bu olgu, sıradan bir yanlışlık olmanın çok ötesinde, vahim bir hukuk sapması, saptırmasıdır, aslında.
Unutmayınız ki, “çürüme” diyenler bile var, bu duruma sayın yargıçlar!?..
Özetle gerçekten yaşanan, aylarca, hatta çoğu zaman yıllarca süren duruşmalar, doğru hukuk terimiyle sözüm ona ülkemizde tartışma (duruşma) aşamalarının sonucu verilen mahkeme kararlarında, başta “doğrudan olma ilkesi” olmak üzere, tartışma (duruşma) aşamasının bütün temel ilkeleri, yerle bir edilmiştir, günümüzde.
Ne v ar ki, bizler, evet, sadece bizler, bunun bile ayrımında bile değiliz.
Üstelik de yirmi birinci yüzyılda. Hem de uyuşmazlık durumlarında yabancı ülke mahkemelerinin yeğlendiğini görerek ve de bilerek.
Çünkü tartışma (duruşma) aşamasında kısaca iddia eden savcı ya da davacı, kamu davasında hangi suç işlendiği iddiasının ya da hukuk davasında davanın hangi nedenle açıldığını, bu konuda sergilenen nedenleri ve kanıtları, davalı ya da sanık da yine kanıtlarını yüksek sesle ortaya koyacak, karşıt tezler, tartışma (duruşma) aşamasında yüksek sesle tartılacak, yani Türkçemizin en güzel sözcüğüyle enine boyuna tartışılacaktır.
Mahkeme yargıcı ise, bütün bunları ve daha önce gerekli görülmüşse, yapılan keşfi, sunulan bilirkişi görüşünü vb. olguları değerlendirerek kararını verecektir.
İşte bütün bunların gereği yerine getirilmeden, yani iddia ve savunma, bu konuda ileri sürülen kanıtlar tartışılmadan yapılan, özetle tartışmasız duruşmaların sonucu kurulan her hüküm, aslında başlı başına bir Dreyfus kararıdır, sayın hukukçular.
Gerçekten ülkemizde, bilindiği üzere bütün bu söylenenler, hemen hemen hiç yaşanmamakta, duruşmalar (tartışma) yargıçlardan yargıçlara aktarılarak aylarca, hatta bazen yıllarca sürmektedir.
Unutulmamalıdır ki, bu tür yapılan duruşmaların tek bir yaptırımı vardır, sayın hukukçular: Yokluk (hukuk dünyasında hiç doğmamış, keenlemyekün, inexistence, inesistenza ).
Bu yüzden durum, elbette çok çok ciddidir, bir o kadar da üzücü ve vahimdir.
Çünkü bu anlayış, hukuku da, adaleti de, aslında yerle bir eden bir alışkanlıktır; nitekim günümüzde bile etmektedir, sayın hukukçular.
Lütfen, insanlarımızın bu konudaki seslerini, yakınmalarını, çığlıklarını artık duyunuz ve bu sözüm ona yargıçlardan yargıçlara aktarılan, ciro edilen yargılamaları, ülkemizde yaşanan yanlış anlatımla hukuka aykırı duruşmaları, buna dayanan adaleti, özetle bu hukuk dışılığı dışlamak için gece gündüz düşününüz, çalışıp çabalayınız, sayın hukukçular.
Unutmayınız ki, bu sorunun çözümü, sadece sizlerin omuzlarındadır.
Üstelik de çok kolay kazanılacak bir savaştır da, bu.
Bu savaşı kazanmak için uzun uzun düşünmeye, araştırmalar yapamaya, yeni şeyler yaratmaya bile gerek yoktur, Sayın Türk hukukçuları.
Sadece hukukunu aldığımız dünyaya bakmamız yeterlidir.
Nitekim dünyadaki durum özetle şudur, sayın hukukçular: Bütün Avrupa; ABD, Brezilya, Arjantin vb. gibi bütün Amerika; Rusya, Japonya, Çin gibi bütün Asya; Cezayir, Cibuti, Gambia, Gana, Gine vb. gibi bütün Afrika ülkelerinde duruşmalar, hukukun buyruğuna uygun olarak sadece tek bir günde değil, tek bir oturumda bitirilmektedir.
Öyleyse ne zaman bir duruşma, doğru hukuk terimiyle “tartışma” (débat, dibattimento) söz konusu olsa, lütfen bu durumu hiçbir zaman unutmayınız, sayın hukukçular.
Oysa sizler, görünen o ki, bu çarpık durumu, aslında bir de yapay, gerçek dışı gerekçeler bulma yarışına bile girerek sürdürmekte; daha da acısı, sözgelimi, “yargıç değişikliği nedeniyle eski tutanaklar okundu. Duruşmaya devam edildi” diyerek bu çarpık çarpıklığa yeni çarpıklıklar ekleyerek çare bulduğunuzu sanmaktasınız.
Oysa duruşmaların (tartışmalar), bunların sonucu oluşan kanıların, izlenimlerin oturumdan oturuma, yargıçlardan yargıçlara aktarılabildiği, ciro edildiği bir duruma dünyanın hiçbir ülkesinde rastlanmamaktadır.
Çünkü böyle bir çareye, olguya aslında hiçbir doğa yasası izin vermez, veremez.
Bu konuya gerekirse yeniden döneceğim.
Ancak şimdiden belirtmek gerekir ki, birden çok yargıcın katıldığı mahkemelerde yargıçlardan biri yasal olarak duruşmaya katılamayacaksa, duruşma (tartışma) aşaması tek oturumda bitmeyecekse, bütün yargılama yasalarında duruşmanın kesintiye uğramaması için “yedek yargıç” kavramına yer verilerek duruşma (tartışma) aşamasının, yargılamaya yeni katılan yargıç yüzünden yeni baştan yapılmasını önleyici kurallar, sözgelimi yedek yargıcın katılması gibi kurallar getirilmiştir.
Demek, sayın hukukçular, yineleme pahasına belirtmek gerekir ki, yabancı ülkelerin iş adamlarının mahkemelerimizi yetkili kılmamalarının temel nedeni, yargıçlarımıza güvenmemeleri değil, duruşma (tartışma) aşamasının yargıçlarımızca iyi algılanmaması, bu yüzden de doğru yapılmaması; üstelik de söz konusu aşamanın aylarca değil, çoğu kez yıllarca sürmesidir.
Bütün bunları, inanıyorum ki, esasen sizler de bilmekte ve bundan dolayı üzülmektesinizdir, sayın hukukçular.
Aslında bu konuda çok uzağa gitmeye bile hiç gerek yoktur, sayın hukukçular. Haklarını aramak için anayasal boyuttaki “hakkını arama özgürlüğü”nü (Anayasa, m. 36) kullandığını, ancak pek çok insanın ömrünün bile bu hakka ulaşmaya ülkemizde yetmediğini, en iyi sizler bilmektesiniz.
Özellikle de şu düşündürücü halk deyişini, bir kez daha anımsatmak ister, bunu asla unutmamanızı dilerim: “Seni mahkemeye verir, sürüm sürüm süründürürüm.”
Bildiğimce dünyada hak almayı tehdit karışımı bir ilenmeye dönüştüren biricik ülke, Türkiye’dir, sayın hukukçular.
Bu gerçekse, sizlere sorum şudur, sayın yargıçlar: Bu uyarıcı ilenç, sizleri hiç düşündürüp uyarmıyor, hiç üzmüyor mu?
Evet, efendiler! Bu ağlanası ilenç, Atatürk’ün doksan yıla yaklaşan ölümünden sonra dahi, benim ülkemde hâlâ söylenebiliyorsa, buna karşın bizleri, biz hukukçuları hiç tedirgin edip uyandıramıyorsa, dizlerimizi dövmemiz, yaptıklarımızı sorgulamamız, bunun doğrusunun ne olduğunu, en azından örneklerine bakarak belirleyip yerine getirmemiz gerekmez mi?
Elbette gerekir.
Artık bu uykudan uyanalım, Sayın Türk hukukçuları.
Zira bu konuda çok çok geç kaldık.
Bu durum, elbette çok, çok üzücü, hatta adalet açısından çok da yıkıcıdır!?
Öte yandan aşılması gereken sorun ve çözüm, çok açıktır ve çok da bellidir, sayın hukukçular.
Bunun için uzun uzun araştırmalar yapmaya, kitaplar karıştırmaya hiç gerek yoktur.
Özetle yapılacak işler, şunlardır: Sözgelimi, yukarıda değinildiği üzere, yineleme pahasına belirtmek gerekir ki, keşif yapmak, bilirkişiden görüş almak vb. işler gerekiyorsa, yargılama sırasında tartışma (duruşma) aşamasına geçilmeden ilkin bunlar yapılmalı, dosyaya konulmalı, sonra da tartışma aşamasında bunlar dahil, her türden kanıtlar getirilip, iddia ve savunmaya yüksek sesle görüşlerini sergileme olanağı tanınmalı, yani tam anlamıyla bir tartışma yapılmalı, yaşanmalı, mahkeme yargıcı ya da yargıçları da bütün bunları gözeterek rahatça karar(ların)ı vermelidirler.
Özetle sizlerden, özellikle de yargıçlardan beklenen, çok yalın ve sıradan bir çabadır ve bunun özü de şudur, sayın yargıçlar: Yukarıda değinilen ülkelerde duruşma (tartışma) aşamasını yargıçların nasıl yaptıklarını çok iyi öğrenip, bunu Türk uygulamasına aktarmak.
Üstelik siz hukukçuların çoğu, hemen hemen hepiniz, bu konuda en iyi sözleri söyleyen, en çarpıcı ve düşündürücü hadislerden birini dile getiren bir peygamberin ümmetindensiniz: “Çabuk karar verin. Doğru karar verirseniz on sevap, yanlış karar verirseniz bir sevap kazanırsınız.”
Evet, görüldüğü üzere aslında sizlere duyurmak istediklerim kısaca şimdilik bunlardır, sayın yargıçlar, sayın savcılar, sayın avukatlar.
Ancak şunları da bu vesileyle eklemek isterim: Bilindiği üzere, İslam inancına göre, her insanın, ana karnı, dünya, yaşadığı anda bulunduğu yer ve cennet ya da cehennem olmak üzere dört yurdu; duygular, düşler, sanılar (mevhum) ve aklın kavradıkları olmak üzere de dört durağı ya da konağı vardır, Sayın Türk hukukçuları!
Lütfen sayın yargıçlar, mesleğinize başlarken bu durakları sağlam yaşamak ve yaşatmak için, hukukun sınırları içinde kalacağınıza ilişkin ŞEREF, hani Alman Anayasası’nın ilk maddesinde yer alan yüce şeref değerini, başka deyişle yalnızca hukuku değil, üzerine ant içtikleri bu şeref değerini bile hiçe sayarak, çoğu kez açılan bir davanın yargılama süresini uzatmaya yönelik ve hukuku araç kılan çabalara, hukukun içinde kalarak asla izin vermeyiniz ve yargılamada dürüstlük ilkesini kesinlikle sağlayınız.
Unutmayınız ki, sayın hukukçular, Türk halkının sizlerden beklentisi, sadece ve sadece budur.
Devamı yarın...
Türk hukukçularına sesleniyorum-I
Türk hukukçularına sesleniyorum-II
