menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Avrupa’nın üzerinde bir hayalet dolaşıyor…

7 0
wednesday

Avrupa’nın üzerinde bir hayalet dolaşıyor. Bu hayalet muhteremin beklediği gibi tam bir komünizm olmasa da en azından hibrit model diyebiliriz. Ve artık elle tutulur ve gözle görülebilir hale gelmeye başladı. Bu hayaletin adı Çin.

Geçtiğimiz ay benim için çok verimli geçti. Çin Yeni Yılı’nı fırsat bilip soluğu Ege sahillerinde alma şansım oldu. Hayal ettiğim gibi Bostanlı sahilinde yürüyüş yapıp, akşamlarında sevdiklerimle uzun sohbetler etme fırsatı yakaladım. Memleketin ajandası içeriden çok hızlı değişiyor gibi görünse de dışarıdan bakınca çok bir değişiklik yok. Her muhabbet hayat pahalılığına ve geçim sıkıntısına bağlanıyor. 2010’ların başında Türkiye ekonomisi güzel günler yaşarken, Güneydoğu Asya ülkelerine gittiğimde ciddi bir fakirlik hissederdim. Aynı duyguyu ne yazık ki bu günlerde eve dönünce hissediyorum. Bu fakirleşme sadece ceplere değil yüzlere de yansımış durumda: insanlar mutsuz ve yorgun gözüküyor. Trafikte herkes barut gibi, yeşil ışıkta iki saniye geç kalırsan acı bir korna ile kendine geliyorsun.

Konumuza geri dönecek olursak, memleket ziyaretinin ardından iş ziyaretleri için Avrupa’da kısa bir tur yapma şansım oldu. Almanya’da beni güneşli ve masmavi bir gökyüzü bekliyordu. Havalimanı otoparkında kiralık arabamı almaya giderken gözüme elektrikli Çin arabaları çarptı. Acaba dedim, yanlış uçağa mı bindim? Yol boyunca bisiklet turuna çıkmış, nehir kenarında yürüyüş yapan insanları görünce doğru yere geldiğimi anladım. Hafta içi de hafta sonlarından çok farksız gözükmüyordu, insanlar günlük sporlarını yapıp çok geç kalmadan evlerine dönüyordu. Yıllardır Çin’de yaşayan biri olarak bunları görmeyi ne kadar özlediğimi fark ettim. Malum bizim buralarda varsa yoksa iş. Hobi ve spor desen hak getire, yavaşlamak imkânsız, sürekli bir koşturmaca; insan bazen kendi kuyruğunu kovalayan kedi gibi hissediyor.

Almanya’da yolum bu defa ilk defa Türkiye kökenli birinin eyaletin başkanı seçilmesi ile de gündeme gelen, hane geliri bakımından zengin sayılabilecek Baden eyaletine düştü. Bölge Bosch, Porsche, Mercedes ve SAP gibi Alman dev firmalarına ev sahipliği yapıyor. Eskiden lakabı Almanya’nın Silikon Vadisiymiş. Malumunuz Alman oto devleri ciddi kriz yaşıyorlar, krizin etkisi bölgede çok yaygın hissediliyor. Türkiye’de nasıl her masada hayat pahalılığı konuşuluyorsa, burada da konu dönüp dolaşıp kapanan fabrikalara, küçülen şirketlere geliyor. Herkesin kafasında bir soru işareti var.

Haksız da değiller. Bölgenin önemli üreticilerinden Porsche’un kârı 2025 yılında yüzde 98 azalarak 5,3 milyar Euro’dan 98 milyon euroya düştü. Bunun en büyük nedenlerinden biri elektrikli araçlarda Çinli firmalara karşı uğranan hüsran oldu; tek defada 4 milyar euroya yakın zarar yazmak zorunda kaldı. Firmanın Çin satışları da tabiri caizse çakıldı. Satışlar 2025 yılında yüzde 70’ten fazla azalarak 30 binin altına geriledi. Çin tüketicisi, Alman spor otomobilleri yerine üçte biri fiyatına Xiaomi’nin ürünlerini tercih etti.

Almanya’nın en büyük otomobil üreticisi olan Volkswagen’den gelen haberler ise çok daha kötü gözüküyor. Firma düşen satışlar ve azalan kârlar nedeniyle, Almanya fabrikalarında çalışan 50.000 kişinin işine 2030 yılına kadar son vermeyi ve Almanya’daki birçok fabrikayı kapamayı planlıyor. Şirketin CEO’su bu çıkarmaların nedeni olarak, yıllardır süregelen Almanya’da üretip dünyaya satma iş modelinin artık yürümemesini gösteriyor. Yüksek işçilik ve enerji maliyetlerinden dolayı Almanya artık rekabetçiliğini kaybetmiş gözüküyor. Bunun dışında Alman ekosistemi eskiden olduğu gibi yenilikçi ürünler çıkaramıyor ve değişime ayak diretiyor. Alman firmalarının elektrikli araçlardaki performansı bu konudaki iyi örneklerden biri olabilir.

Tüm fabrika kapamalarının ve işten çıkarmaların işsizliği artırması kaçınılmaz. Üretimin yerini doldurabilecek yeni bir sektör de yok. Özellikle belli yaş üstü ve belirli eğitim seviyesinin altındaki çalışanların yeni iş bulması çok zor. Sosyal devletin de bu kişilere sahip çıkması için gelirlerini artırması gerekiyor. Bu da daha yüksek vergiler, azalan maaşlar ve uzun çalışma yılları olarak halka dönecek. Tüm bu bilinmezlikler, yıllardır yüksek yaşam kalitesi ve güçlü sosyal devlete alışmış Alman halkında haklı olarak bir tedirginlik yaratıyor. Aşırı sağ da tüm bu olanları göçmenlere yükleyerek, sanki şirketleri onlar yönetiyormuş gibi, hızla yükseliyor.

Alman Şansölyesi de bu tedirginliği kaşımak istermişçesine Çin seyahatinden döner dönmez felaket tellallığına soyundu. Almanya’nın “artık yeterince üretken olmadığını” belirterek, iş-yaşam dengesinde terazinin ayarının kaçtığını ve dört günlük çalışma haftasının uzun vadeli refahı sürdüremeyeceği uyarısında bulundu. Şansölyenin gerginliğini anlıyor olsam da Alman gençlerine “hadi daha çok çalışın” demenin çok da faydası yok. Tarihi geri saramıyorsun, o zamanlar geçeli çok oldu.

Avrupa’daki değişimin ana oyuncusu olan Çin, sahnede insanların kulağına “işsiz kalacaksın” diye fısıldayan hayalet. Bunun iki nedeni var. Birincisi Avrupa’ya akan Çin ürünleri. 2025 yılında Çin’in Avrupa’ya olan ihracatı yüzde 8,4 artarak 630 milyar dolara ulaştı, toplam ihracat açığının ise 300 milyar dolara ulaştığı tahmin ediliyor. Sadece Almanya’nın Çin’e olan ticaret açığı 100 milyar dolara yaklaşıyor. Çin’den gelen ürünler ile rekabet edemeyen Avrupalı fabrikalar yavaş yavaş kapılarını kapatıyor.

İkinci neden ise Çin’in artık teknolojik olarak Avrupa’dan daha rekabetçi ve hızlı olması. Çin yenilenebilir enerji, piller ve elektrikli araçlar gibi teknolojilerde dünyada açık ara liderlik koltuğuna sahip, ayrıca üretim konusunda tarihin gördüğü en güçlü üretim ekosistemini oluşturdu. Hammaddesinden yarı iletkenine kadar üretimin tüm parçalarını tedarik etme yeteneğine sahip. Hal böyle olunca Avrupa’nın eski ihracat pazarlarında Çinli firmalar hızlıca büyüyor, otomotiv ihracatında Almanya’yı geçeli hayli zaman oldu. Avrupa’nın bile yüksek teknoloji ihracatında en büyük kaynağı yüzde 30 ile Çin.

Çin geçtiğimiz günlerde 15’inci 5 yıllık planı açıkladı. Programda beklenenden çok farklı bir şey yoktu; teknolojik rekabetçilik ve kendi kendine yetebilirlik öne çıkan iki başlık. GDP büyüme rakamından çok, büyüme kalitesine odaklanılacak. Endüstriyel rekabetçilik altında kuantumdan yarı iletkenlere 28 ayrı başlık bulunuyor. Çin önümüzdeki beş yıl içerisinde programda belirlenen alanlarda liderliği kapmak istiyor. Ar-Ge yatırımları için de önümüzdeki beş yıl içerisinde yüzde 7 ve üstü büyüme hedefi belirlendi. Aynı dönemde ekonominin yüzde 5 seviyesinde büyümesi öngörüldüğü düşünülürse, Ar-Ge yatırımları için konulan hedefin çok iddialı olduğu görülüyor.

Yeni pakette merakla beklenen bir konu da iç tüketimin artırılmasına ait hedeflerdi. Pakette açık bir hedef belirtilmemekle beraber bazı kısmi desteklerden bahsedilmiş, bu da metnin sonuna konulmuş. İç tüketimin artmasının, dünyadaki mevcut konjonktürde devletin önceliğinde olmaması da şaşırılacak bir şey değil; önce can, sonra canan.

Dünya’nın hâli böyle olunca, Çin’in bu aralar kapısını çalan da çok oluyor. 2026 başından itibaren Kore, İngiliz, Alman ve Kanada devlet liderleri Çin’i ziyaret edip iş birliği imkânlarını değerlendirdi. Malum, eski dostun bu aralar bir dediği bir dediğini tutmuyor, dengeli bir politika gütmekte fayda var. Kanada başkanı ziyaret dönüşünde “dünya değişti, ee tabii Kanada da değişti” (buna benzer bir lafı Çelik de mi söylemişti?) minvalinde bir konuşma yaptı. Herkes yeni dünyada yeni saflar tutuyor.

Bu aralar yazıların arasını açtık, her yazı arasına Trump ve şürekâsı yeni bir bomba yerleştiriyor. Ben yazıyı yazmaya başlarken Trump savaşın daha yeni başladığını söylemişti, sonunu getirene kadar savaşın bittiğini ilan etti. Savaşın hiçbir kazananı olmuyor, ekranlarda gördüğümüz her bir rakam bir insan, bir yaşam. Ne yazık ki bu savaştan en çok etkilenen kadim İran halkı oluyor. Dua edelim de en azından bir süreliğine de olsa Orta Doğu’ya barış gelsin, bizler de komşularımız da rahat nefes alsın.


© T24