Kimseler Ankara’yı anlamıyor…

Geçenlerde Ankara’daydım, biraz şehri duymaya çalıştım kendimce. Ankara’yı dinledim gözlerim kapalı. Fakat şu var: Herhangi bir dinleyici, gözlerini kısıp zihninde canlanacak Ankara şarkılarını duymaya çalışınca aklına gelen eserlerle, gözlerini açtığında karşısında gördüğü şehir arasında büyük bir tezat olduğunun farkına hemen varacaktır. Şehir ile referansını ondan alan hepimizin bildiği o Ankara türkülerinin havası arasında fena bir kontrast var. Kurşuni, gri renkli ağır bir gökyüzü altında toz duman bir bozkıra yayılan Ankara şehri, belleklerimizde bu gri, sıkıntılı havanın tam aksine oynak türkülerle belirir. “Ankara’nın Bağları” gibi, “Misket” (Güvercin Uçuverdi) gibi, “Fidayda” (Bulguru Kaynatırlar) gibi, hane halkı gelirleri arasında uçurumlar olan aileleri bile aynı sahnenin ortasına atıveren Ankara havaları... Bu havalara bakınca sanki kendini kamufle ediyor gibidir Ankara. İçinden neler geçiyor da ‘ne yaparsın işte memuriyet’ der gibi…

Başkentimiz Ankara, başkent sıfatının yükü altında devlet ciddiyetini ilelebet yansıtmaya mahkûm ismiyle müsemma bir karalık taşır. Nasıl taşımasın ki, daha ilkokul sıralarında ezberlediğimiz, “Ankara, Seni görmek ister her bahtı kara” dizeleriyle şehir, zihnimize bir bahtı karalıkla kodlanmıştır. Ama Ankara’yı layıkıyla anlamak için Bakanlıklarda, kamuda mesailerin bittiği, servislerin kurumlar önüne dizildiği saat 5’ten sonrasının şehrine bakmak gerektiğini düşünüyorum nedense. Zira Ankara sanki o saatlerden sonra hayata başlıyor gibidir. Gündüz ıstampa mürekkepleri gömleklerini lekelemesin diye koruyucu kolluklarını takmış mazbut memurların, mesai sonrası bir dost meclisinde gecelerin adamlarına dönüştükleri zannına kapılıyorum. “Ne zaman zerhoş oldun da galdırameyon golları” dizeleri de benim böyle düşünmeme neden oluyor olabilir. Lekeden korunan........

© T24