Oyununu kaybeden maçı da kaybeder!

Abbey Road’un o ikonik zebra geçidini, Galatasaray kulübünün bir sosyal medya görseline sığdırması işin romantik ve kreatif tarafıydı. Liverpool gibi bir devle, üstelik Anfield’ın o ağır havasında rövanşa çıkarken Beatles’ın "Carry That Weight" şarkısına sığınmak kağıt üzerinde kusursuz bir metafor gibi duruyordu: "Boy, you're gonna carry that weight a long time." (Evlat, bu ağırlığı uzun süre taşıyacaksın.)

Ancak futbol, sadece yaratıcı ajansların estetik görselleriyle ya da tribünlerin besteleriyle kazanılan bir oyun değil; sahanın içinde o "ağırlığı" omuzlayacak karakterlerin toplamıdır. Dün gece Liverpool karşısında o meşhur geçitte tek başına yürüyen, o devasa yükün altına gövdesini koyan tek bir isim vardı: Uğurcan Çakır.

Galatasaray, kolektif bir baskı ve taktiksel sadakatle bu yükü paylaşması gerekirken; maalesef sahada Beatles’ın o çok sesli armonisi değil, sadece kalecisinin solo performansı vardı. Liverpool, gegenpressing’in en rafine örneklerinden birini sergilerken, Galatasaray orta sahası topu her kaybettiğinde o "ağırlık" katlanarak Uğurcan’ın kalesine doğru devrildi. Uğurcan; sadece topları değil, takımın dağılmaya yüz tutan özgüvenini de tutmaya çalıştı.

Lakin bir takım sporu olan futbolda, bir kalecinin omuzları ne kadar geniş olursa olsun, modern oyunun bu kadar fiziksel ve hızlı oynandığı bir çağda, 11 kişinin taşıması gereken o ağır yükü tek bir eldivene teslim ederseniz, o yolun sonunda "elenme" tabelasıyla karşılaşmanız kaçınılmaz olur.

Aslında maçı kaybetmeden önce kendi oyununu, yani o sarsılmaz kimliğini kaybetti Galatasaray. Ki modern futbolun en acımasız gerçeği budur; sahadaki "benliğinizi" yitirirseniz, skor tabelası zaten bir teferruata dönüşür. Öyle de oldu. Sahaya çıkan Boey-Sallai tercihi, tribünlere ve rakibe verilen o "oyunu tutalım" mesajıydı aslında. Ancak bu mesaj, kendi DNA’sını bozmak anlamına geliyordu. Hatırlayın; Galatasaray 2000’de UEFA Kupası finaline çıkarken, karşısındaki dev Arsenal’e rağmen o meşhur çift forvetli kurgusundan, genetiğine işlemiş baskı oyunundan milim sapmamıştı. Bugün ise o mirastan vazgeçmenin bedelini, sahadaki o hazin savruluşla ödedik. Oyunundan vazgeçersen, sonucuna da katlanırsın.

Davinson Sanchez’in yokluğu, savunma hattında sadece bir isim eksikliği değil, ciddi bir uyum erozyonu yaratmış. Burası su götürmez bir gerçek. Lakin bu boşluğun kökeni dünkü santradan çok daha öncesine dayanıyor. İlk maçın hakeminin o cömertçe çıkardığı, Galatasaray’ı savunmada adeta "yetim" bırakan gereksiz sarı kart, dünkü senaryonun ilk perdesiydi. Dün geceki hakem yönetimi ise kelimenin tam anlamıyla evlere şenlikti. Çalınmayan net fauller, verilen o "şaka gibi" penaltı... Sanırım hepimizin Türk hakemlerine bir özür borcu var. İnsan ekran başında gayri ihtiyari "Bizi Türk hakemlerine emanet ediniz" demekten kendini alamıyor.

Uğurcan’ı ne kadar övsek az; Liverpool tribünlerinin o meşhur alkışları boşuna değildi. Ama bir kaleci daha ne yapsın? İlk yarıdan tabela 5-0’a evrilmiyorsa, bu tamamen onun direnişi sayesindeydi. Liverpool cephesinde ise rüzgar çok farklı esiyordu. Kendi liglerinde oynadıkları son Tottenham maçı, onlar için kötü giden her şeyin miladı olmuş. Galatasaray maçı aslında orada kaybetti. O yenilgi sonrası Liverpool, hiç olmadığı kadar iştahlı ve hırslı bir rehabilitasyon dönemi geçirmiş. Psikolojik hazırlıklar, o meşhur toplantılar derken maçı tam bir mental savaş alanına çevirdiler. Üzerine bir de Osimhen’in sakatlığı eklenince, tur zaten Anfield’ın karanlık sularına gömüldü.

Osimhen demişken; Okan Hoca’nın, oyuncusunun kolunu adeta bir "emanet" gibi yanında taşıyıp sahada gezmesine neden bu kadar uzun süre izin verdiğini anlamak güç. Neden o hamle için tam 40 dakika beklendi? Bir başka muamma ise Icardi. Herkes bir şekilde sahne alırken, kaptanın kenarda bir izleyici gibi oturması akıl alır gibi değildi. Belki oyun onu çağırmadı ama sahada zaten çağrılacak bir "oyun" da yoktu. Eğer Lang talihsiz bir sakatlık yaşamasa, Icardi maçı son düdüğe kadar kulübeden seyredecekti. Mecburiyetten doğan hamleler, planlı başarının her zaman gerisinde kalır.

Osimhen’in sakatlığı kuşkusuz büyük bir talihsizlik. Ancak o haliyle dakikalarca sahada kalıp takımı bir kişi eksik bırakmak, talihsizlik değil düpedüz amatörlüktür. Eğer hoca müdahale etmediyse bu doğrudan teknik direktör hanesine yazılır. Yok, eğer Osimhen o durumda kalmak için ısrar ettiyse, bu hem Okan Hoca’ya hem de oyuncuya yazar. Profesyonel seviyede bu boyutta bir duygusallığa yer yoktur; bu çok büyük bir yanlıştı.

Neticede geçmiş olsun. Liverpool’a elenebilirsiniz, hatta fark da yiyebilirsiniz; burası Anfield, buranın havası başkadır. Ancak Türk futbol kamuoyunu ve Galatasaraylıları asıl yaralayan, böylesine başarılı geçen bir Avrupa serüveninin, bu kadar silik ve "karaktersiz" bir oyunla noktalanmasıdır. Hazin olan tablo tam olarak bu. Maç sonunda istatistik kağıdına bakıyorsunuz; gol pozisyonu yok, isabetli şutu geçtim, rakibi durduracak faul bile yok. Çok garip, bir o kadar da düşündürücü bir veda...


© T24