Osimhen’in vitesi, hakemlerin ‘idare’ prangası

Atanla tutanın dansı

Futbolun o kadim ve değişmez kuralıdır: "Atanın ve tutanın iyi olacak." Dün gece Dolmabahçe’de bu kuralın yaşayan kanıtlarını izledik. Bir yanda Victor Osimhen, diğer yanda Uğurcan Çakır... Biri 75, diğeri 35 milyon Euro’luk piyasa değerlerinin sadece birer sayıdan ibaret olmadığını, sahadaki ağırlıklarıyla hissettirdiler. İlk yarıda Osimhen’in fiziksel dominasyonu maçı sürüklerken, ikinci yarıda sahne Uğurcan’ın oldu. Tam 7 net kurtarışla derbinin kaderine doğrudan tesir etti. Ancak bu pırıltılı performansların üzerine, maalesef hakem ve VAR ekibinin o meşhur "gölgesi" düştü. O gri alana girmeden önce, sahanın içindeki kazanan hikâyesine odaklanalım.

Osimhen: Modern bir liderlik manifestosu

Victor Osimhen sadece bir golcü değil, sahada bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji santrali gibi. Uzatma dakikalarında dahi kaleci Ersin’e baskı yapacak kadar oyuna aç, takımı bir arada tutacak kadar lider ruhlu. Attığı golün ötesinde, her pozisyonda arkadaşlarına verdiği o "vazgeçmeme" sinyali, Galatasaray’ın dün geceki en büyük yakıtıydı. İnanılmaz bir enerji, saf bir konsantrasyon.

Şampiyonluk virajında stratejik avantaj

Galatasaray, kağıt üzerinde en zorlu virajlarından birini kayıpsız geçerek dördüncü yıldız yolunda kupanın bir kulbundan sıkıca yakaladı. Artık ceplerinde iki beraberlik opsiyonu gibi lüks bir kredi var. Sezonun bu evresinde böylesine bir psikolojik üstünlük kurmak, rakiplerin direncini kırmak adına atılmış dev bir adımdır. Büyük aşama kaydettikleri su götürmez bir gerçek.

Taktiksel satranç ve risk yönetimi

Kazanan her zaman haklıdır deriz ama bu durum, oyunun aksayan yönlerini görmezden gelmemizi gerektirmez. Okan Buruk’un ilk yarıdaki planı, Barış Alper Yılmaz üzerinden Murillo’yu hedef alan kurgusuyla Beşiktaş’ın ritmini bozdu ve meyvesini verdi. Ancak ikinci yarıda aynı teknik heyetin, Leroy Sane’yi sarı kartıyla sahada tutup adeta bir kırmızı kart davetiyesi çıkarması, maçın adrenalin dozunu gereksiz yere artırdı. Olası bir puan kaybında bu tercihlerin faturası ağır olabilirdi; ne var ki Uğurcan Çakır, daha önce Trabzonspor formasıyla harikalar yarattığı o statta yine gecenin kahramanlığına soyundu ve planların altüst olmasına izin vermedi.

Liverpool’u unutup derbiye odaklanmak

Genel kanı, Galatasaray’ın bu sezonki gerçek sınavlarının Beşiktaş veya lig rakipleri değil, Liverpool gibi Avrupa devleri olduğuydu. Ancak sarı-kırmızılılar dün gece Liverpool ismini zihinlerinden tamamen kazımış şekilde sahadaydı. Önce kafadaki konsantrasyon maçını kazandılar, sonra da sahayı parsellediler. Bu odaklanma becerisi, onları rakiplerinden ayıran en temel farktı.

Savunma hattındaki ‘fabrika ayarları’

Bireysel performanslarda Abdülkerim Bardakçı ve Jakobs’a ayrı bir parantez açmak şart. Abdülkerim, iki maçlık dinlenmenin ardından adeta "fabrika ayarlarına" dönmüş bir görüntü sergiledi; ancak gördüğü o lüzumsuz sarı kartla Başakşehir maçı öncesi kendini saf dışı bırakması büyük bir dikkatsizlik. Jakobs ise ihtiyaç duyulan her anda, her kademede oradaydı. Modern bir bek performansı izlettirdi bize, koca bir alkışı hak etti.

Deplasman travmasının sonu

Galatasaray, bu galibiyetle birlikte aslında bir travmayı da geride bıraktı. Eintracht Frankfurt ve Monaco maçlarında gördüğümüz o kolay dağılan, skor avantajını koruyamayan kırılgan yapı gitmiş; yerine öne geçtikten sonra kompakt durmayı bilen, beraber savunma yapma disiplinine sahip bir takım gelmişti. Dün geceki savunma bütünlüğü, Avrupa standartlarındaydı.

Hakemler: Türk futbolunun el freni

Ve gelelim malum konuya... Her hafta, her gece aynı isimleri tartışmayı nasıl başarıyoruz? Türk futbolunun önündeki en büyük engel, en sert el freni maalesef hakemlerimizdir. Derbide her iki takım adına da çalınmayan düdükler, cebe atılan kartlar ve atlanan net pozisyonlarla yine başroldeydiler. Barış Alper’in pozisyonundaki penaltı sessizliği, Leroy Sane’nin ilk yarıda çıkması gereken kartı, Osimhen’in ikinci sarı kart riski... Hepsi birer soru işareti.

İdare sanatı ve Avrupa gerçeği

Asıl sorun, bu arkadaşların maç başı aldıkları yüksek ücretleri koruma güdüsüyle, iki büyük camiayı da karşılarına almaktan korkmaları. "İdare edelim, maçı bitirelim, vizeyi kaybetmeyelim" mantığıyla yönetilen maçlar, futbolumuzu çürütüyor. Sürekli bir "idare etme" hali hakim. Sonra aynı hakemler Avrupa arenasına çıkıp kuralları tavizsiz uyguladıklarında oyuncularımız şaşırıyor. Avrupa’da kartlar çıktığında ağlamamak için önce burada futbolu "yönetmeyi" öğrenmek gerekiyor, idare etmeyi değil.


© T24