Konsantrotasyon! |
Osimhen yok, Torreira kulübede... Abdülkerim Bardakcı ise Florya’daki dört yıllık mesaisinde belki de ilk kez, üst üste iki maçlık bir "aktif dinlenme" moduna alınmış. Galatasaray’ın ana jeneratörleri dinlendirilirken, sahada sadece bir adet "hiperaktif" motor bırakılmış: Barış Alper Yılmaz. Görünen o ki, o tek motorun devri bile Galatasaray’ı hedefe taşımaya yetiyor.
Alanya semalarına uğramayan Icardi ve Osimhen’in yokluğunda, skor yükü tamamen Barış’ın omuzlarındaydı. Maça öyle bir iştahla başladı ki, önce rakip savunmanın dengesini bozup penaltıyı aldı, sonra da o beyaz noktadan topu eski ustası Burak Yılmaz soğukkanlılığıyla ağlara gönderdi. Yetmedi, Nhaga’ya adrese teslim bir ikramda bulundu. Juventus karşısında 120 dakika "high-intensity" (yüksek şiddetli) koşu mesafesi kat etmiş bir oyuncunun, üç gün sonra yine 11’de olması fizik kurallarına aykırı. 65’te kenara gelirken yüzünün düşmesi ise tamamen bir tutku meselesi. Bazı oyuncular dinlenerek değil, oynayarak ritim bulur; Barış Alper de o nadir "durmaz-dinlenmez" prototiplerinden biri.
Ve asıl önemli olan şu: Barış Alper için Avrupa sinyalleri artık sarıdan yeşile döndü. Özellikle o iki Juventus maçı, genç oyuncu için sadece bir performans sergisi değil, kariyerinin "Schengen Vizesi" oldu. Avrupa’nın dev kulüpleri artık onun pasaportuna damgayı vurmak üzere.
Üç gün önce Alanya’yı adeta tek başına imha eden Lucas Torreira, bu kez sahada değil tüneldeydi. Ancak ayağında krampon olmasa da ruhuyla oradaydı; arkadaşlarını maça hazırlayan, o tünel çıkışındaki enerjiyi regüle eden isimdi. Bu sahneleri izlerken insan düşünmeden edemiyor: Belki de bir gün o tünelden çıkan takımın başında, Okan Buruk’un koltuğunda bizzat Uruguaylıyı göreceğiz. Hayat senaryoları yazmayı sever, Lucas da o senaryonun yönetmenliğine aday bir karaktere sahip.
Galatasaray-Alanyaspor eşleşmesinde iki tarafta da yedişer eksik vardı. Bu, bir taktik savaştan ziyade bir "konsantrasyon ve derinlik" sınavıydı. Kağıt üzerinde tam bir rotasyon maçı gibi dursa da, kupanın kokusunu alan Galatasaray genetiği yine devreye girdi. Eğer masada bir kupa varsa, o masanın baş köşesinde Galatasaray’ın oturması artık bir futbol aksiyomu.
Sezona 15 kişilik dar bir rotasyonla girip, Konya deplasmanı gibi virajlarda bunun sancısını çeken Okan Buruk, nihayet "doğru rotasyon" formülünü bulmuş görünüyor. Kalabalık kadroyu idare etmek, egoları yönetmek ve aynı zamanda taktiksel sadakati korumak bir ustalık eseridir. Buruk’un artık bu geniş havuzda çok daha rasyonel ve efektif kararlar verdiğini görüyoruz.
Gelelim yeni heyecanlara... Renato Nhaga nasıldı? Enerjisi ve ikili mücadelelerdeki "agresif" tutumuyla zaten scouting raporlarında parlamıştı. Ancak dün gece sadece savunma yapmadı; driplinglerle koridor açtı, oyun kurulumunda ters ayağını kullanma cesareti gösterdi ve o ters ayakla bir de gol buldu. Galatasaray’ın mevcut oyun yapısı öyle bir noktada ki, sistem adeta sahadaki herkesi gol atmaya, tabelaya dokunmaya davet ediyor. Nhaga elbette hata yapacak, ancak potansiyeli "saf yetenek" barındırıyor.
Ve Can Armando Güner... Henüz yolun başında, evet. Ama top ayağına geldiğindeki duruşu, çevre kontrolü ve özgüveni "ben buradayım" diye haykırıyor. Kumaşı kaliteli, terzisi de iyi olursa Türk futbolu yeni bir özel yetenek kazanabilir.
Bu arada, hafta sonu Alanya maçı öncesi sosyal medyada büyük yankı uyandıran retro formalar sonunda yeşil zemine indi. Nostalji ile modern tasarımın birleşimi sahaya çok yakışmış; şahsi fikrim, bu formaların kulübün estetik hafızasına harika bir katkı sağladığı yönünde.
Ligde zirve, kupada tam yol ileri... Galatasaray, önündeki Beşiktaş derbisine belki de sezonun en "zihinsel olarak dinlenmiş" haliyle giriyor. Cumartesi günü bizi sadece bir derbi değil, iki formda takımın taktiksel satrancı bekliyor. Keyifli bir maç olacağı şimdiden belli.