İyi ki yanımızda ‘’Manita’’ vardı! |
İtalya’da, kökleri İspanyolca’ya dayanan o meşhur "Manita" yakıştırması, bir elin beş parmağını temsil eder; sahada 5-0’lık bir dominasyonun, rakibi avucunun içine almanın sembolüdür. Galatasaray, cebinde o görkemli ilk maçın 5 gollü mirası ve 3 farklı devasa avantajıyla Torino’ya adım attığında, aslında sadece bir skorun değil, bir psikolojik üstünlüğün de taşıyıcısıydı. Ancak futbol, statik bir matematik hesabı değil, dinamik bir karakter testidir.
İlk maçta taktiksel bir başyapıt sunan Okan Buruk, "ayaklar yere basıyor" demişti ama o ayaklar Konya deplasmanında tökezlemiş, Torino’da ise tamamen yerden kesilmişti. 25 Şubat akşamı başlama düdüğü çaldığında, camia cuma günkü kurada "Liverpool mu gelsin, Tottenham mı?" romantizmine kapılmıştı. Fakat takvimler saat farkıyla 26 Şubat’ı gösterdiğinde, ne o 3 gollük konfor alanı kalmıştı ne de kura rüyaları...
Galatasaray bu sezon taraftarını bir lunapark treninde gezdiriyor; bazen en tepede, bazen sert bir düşüşte. Torino’da kurulan İtalyan tuzağına, sanki o tuzağın varlığından habersizmiş gibi, adeta "uyuyarak" düştü sarı-kırmızılılar.
Bu sezon Eintracht Frankfurt maçını bir kenara koyarsak, Galatasaray’ın bu kadar "kimliksiz" ve "reaksiyonsuz" kaldığı başka bir 90 dakika hatırlamıyorum. Juventus bir devre boyunca 10 kişi oynamasına rağmen, Galatasaray kalesini kuşattı, iki gol buldu ve daha fazlasını cömertçe harcadı. İşin trajikomik tarafı ise, o "uçan kaçan" yıldızlar topluluğunun, Osimhen’i topla buluşturma veya tabela yapma iştahının ancak uzatmaların ilk devresinde uyanmış olmasıydı.
"Sakin kalmak" ile "coşku eksikliği" arasındaki o ince çizgiyi Galatasaray dün gece ıskaladı. Monaco deplasmanındaki o olgun, kontrollü ama diri duruştan eser yoktu. Stoper tandeminin her hamlede geri kaçması, savunma derinliğini kaybetmesi ve rakip eksik kalmışken bile duyulan o tarif edilemez tedirginlik... İcardi ve İlkay gibi isimlerin aynı anda, oyunun bu kaotik anında sahaya sürülmesi ise stratejik bir "panik butonu" hamlesinden öteye geçemedi.
Rakamlar yalan söylemez: Rakibe 4.55 xG (Gol Beklentisi) vermek, elit seviyede bir intihar teşebbüsüdür. Davinson Sanchez’in haftalardır süren form düşüklüğü, ilk goldeki yerleşimi ve hediye ettiği penaltıyla zirve yaptı. Barış Alper çok fazla top ezdi, Lang ise sahada adeta hayalet gibiydi.
Asıl soru işareti ise kenarda bekleyen 35 milyon euroluk yatırım: Singo. Neden bu seviyede, bu atmosferde sahada olması gereken adam, uzatmalara kadar kulübede bekletildi? Singo oyuna girer girmez, belki de hayatında oynamadığı bir rolde, merkezde kazandığı hava topu ve yaptığı presle maçın rengini tek başına değiştirdi. Galatasaray turu aldıysa, bu Singo’nun bireysel enerjisi ve dokunuşuyladır.
Okan Buruk ilk maçta bir imza atmıştı ama Torino’da o imzanın mürekkebi Singo tercihiyle dağıldı. Tur, bu taktiksel hatayı skorun altına gizleyebilir ama hafızalardan silemez.
Şimdi önümüzde bir eşik var: Son iki sezondur İstanbul’da hırpalanan Tottenham mı, yoksa Liverpool mu? Galatasaray artık lig yorgunluğunu ve rehaveti Florya’nın kapısında bırakmalı. Avrupa bu kulüp için sadece bir turnuva değil, bir varoluş biçimi, bir genetik koddur. Hedeflenen o "sürpriz takım" ruhuna geri dönmek için vizyonu tazelemek şart.