Amerika’nın yeni kimliği biçimlenirken
Diğer
08 Ocak 2026
ABD Başkanı Donald Trump
Bir süreden beri dünyada politik olaylar bir tuhaflaşmaya başlamıştı. Bu süreç yavaşlayacağına hızlandı ve biz bu hızlı adımlarla kendimizi yadırgadığımız bir dünyada bulduk. Birçok bakımdan “yeni” bir dünya bu, ama büsbütün yeni de değil. “Eski aktörlerin yeni bir rol üstlendiği bir dünya” diyelim.
Rusya’nın Ukrayna’yı savaşa zorlamasından başlayalım. Bu savaşın çıkmasını zorunlu kılan koşullar, hatta “kaçınılmaz” kılan koşullar var mıydı? Bence yoktu. Ama Putin böyle düşünmüyordu. Putin’in böyle düşünmeyeceğini düşünemez miydik? Düşünebilirdik. Putin hep böyle düşünüyordu ama dünya dengeleri böyle davranmayı herhalde uygun bulmuyordu, bekliyordu. Koşulların elverişli olduğuna inandığı anda harekete geçti. Ukrayna’nın böyle bir direniş göstereceğine ihtimal vermemişti herhalde. Şimdi, dünyanın bu bölgesinde kan akmaya devam ediyor. Daha ne kadar devam edeceği de belli değil.
İsrail Gazze’ye saldırdı. İsrail’in başında Netanyahu... Tanıyoruz onu. Başlattığı bu kanlı seferi sevinçle, keyifle seyrettiğinden, burada sıkışmış Filistin’i halkının çektiklerini zevkle bağrına bastığından şüphem yok. Ama bu son saldırının çapında bir harekette bulunmamıştı. Belki, örneğin Kudüs’ü başkent ilan etmesi karşısında Trump’ın gösterdiği “Sana helal olsun, helal olsun bu yollar” tavrı ve benzerlerinden de cesaret alarak sevdiği işe girişti. Ama dünyada bu yeni dönemde esen rüzgarları doğru değerlendirmiş olduğu belli. Binlerce insanı kadın, çocuk, yaşlı ayırt etmeden öldürdü, evlerini barklarını yerle bir etti. Birkaç protesto hareketi dışında ses çıkmadı. İsrail’in “kendini koruma hakkı”ndan söz edenler oldu.
Saydığım bu olaylarda bir “hak” varsa, “gücü gücüne yeten hakkı”ndan söz edebiliriz. “Yeni” dönem buna saygı duyuyor, saygı gösteriyor.
Ve böylece geliyoruz Trump’ın “Maduro macerasına”. Ne söylenir bu olay karşısında, bilemiyorum. Ama gene azınlıkta gibi görünsek de, söylenmesi gerekenler söylendi. Bunları tekrarlamaya gerek yok. Şunu söyleyeyim sadece.
Amerika İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana “dünyanın en büyük gücü” olarak tanınıyor. Ekonomide böyle, askeri güç bakımından öyle— “en büyük”, ötesi yok!
Böyle “en”li, “en büyük”, “en güçlü” olanlar tepki toplar. Ama geri kalan dünyanın Amerika’ya bakışı tam böyle değildi. Evet, bir “sol” muhalefet, bir “sol” eleştiri vardı. Burada duranlar Vietnam gibi, Grenada ya da Allende’yi devirme gibi olayları kedi söylediklerinin kanıtı olarak sunuyorlardı. Ama egemen tavır bu değildi. Amerika iki dünya savaşına da katıldı—biraz gecikerek. İkisinde de, liberal, demokratik değerleri savunan cepheye katıldı. Katılımıyla, bu savaşlardan bu cephenin galip çıkmasını sağladı. Savaşta ya da barışta, Amerikan demokrasisi sağlam kuruduğunu gösteriyor, güven veriyordu. Sanırım bu gibi nedenlerle “en büyük, en güçlü” olması geri kalan dünyada endişe yaratmıyordu.
Amerika, komünizmin “amansız” düşmanıydı ama dünya ülkeleri arasında çoğunluk da zaten aynı fikirdeydi; dolayısıyla Amerika’nın “en güçlü” olması onların açısından bir endişe değil, bir güven nedeniydi.
Trump’ın Amerika’sı bu Amerika mı? Bence değil. Trump konuştuğu zaman Rooseveldt’i,........





















Toi Staff
Sabine Sterk
Gideon Levy
Mark Travers Ph.d
Waka Ikeda
Tarik Cyril Amar
Grant Arthur Gochin