Yanıldığı ve yanılttığı her şey insanın makûs kaderidir |
Halklar en çok politikacılara kanar ve seçimlerde tercihlerini yaparken yanılırlar.
Ülkeyi ekonomik olarak refaha kavuşturmayı vaat eden liderin peşinden koşarken mesela…
Ya da sağlık sistemindeki sorunları hızla çözeceğini söyleyen…
Eğitimde fırsat eşitliğinin altını çizen…
Politik arenada dünyayı dize getirebileceğini iddia eden…
Devlet kasasına sahip çıkacağını, kamu mallarını çalıp çırpmak isteyenlere göz açtırmayacağını söyleyen…
Hukuka dayalı bir düzen vaat eden, adaletten, eşitlikten ve özgürlüklerden bahseden…
Ve iktidara gelir gelmez tüm bunların tam aksini yapan politikacılara güvenirler.
Hem de bir kere değil. Defalarca, her seferinde, inatla…
O politikacılar halkı yanıltıcı bilgiyi öylesine büyük bir özgüven ve şatafatla yayarlar ki, halklar adeta yanıltılmak için can atarlar.
Kendilerini yanıltmayan, gerçekleri söyleyen, zorluklardan, tehlikelerden, tehditlerden bahseden, aşılması gereken engelleri net bir şekilde tarif eden, değişmesi gereken bir düzenden bahseden, bunun için yapılması gereken fedakarlıkları, dayanılması gereken zorlukları, korunması gereken ilkeleri açık açık söyleyen politikacıları “Kendilerini yanıltmadıkları için” sevmezler.
İnsanlar, gerçekleri değil hayalleri pazarlayan ideolojilerin tüketicileri olmayı önce evde öğrenirler.
Halkı yanıltıcı en tehlikeli bilgi ailenin tartışmasız güvenli bir yapı olduğu bilgisidir. Alenen yayılan ve tartışmalara kapalı olan bu yanıltıcı bilgi yüzünden aile içi şiddet görmezden gelinir. Anne baba rütbesi verilerek dokunulmaz kılınan delirmiş, yetersiz ya da suça meyyal insanların eline gönül rahatlığıyla emanet edilen çocuklar, dünyanın en güvensiz ortamında tekinsiz bir güven yanılgısıyla büyümeye mahkûm edilir.
Ailenin tartışmasız güvenli bir ortam olduğuna küçük yaşta ikna edilen insanlar büyüdüklerinde aynı şuursuz sadakati devletlere karşı da gösteririler. Kitaplarda tarif edilenle pratikte mevcut olan devlet birbiriyle zerre kadar örtüşmediği halde devletlerinin vatandaşlarını tüm iç ve dış tehlikelerden koruyacağına emin bir şekilde girilen savaşlarda cephelere koşar, o devlet için ölmeyi erdem sayarlar; savaşa neden girildi, kim kimden neyi savundu, kim neye neden saldırdı, bu savaş kim için yarar kim için zarardı hiç sorgulamazlar.
Ödedikleri vergilerin asla kendilerine yol, su, elektrik, sosyal güvence ya da emekli maaşı olarak dönmediğini gördükleri halde, şaibeli bir şekilde zenginleşen devlet büyüklerinin ve onlarla iş yapan bir avuç insanın dolup taşan kasaları midelerini bulandırmaz.
Çünkü başlarına gelene değil inandıklarına kıymet verirler. Onları, sadece duymak istedikleri şeyleri söyleyerek alenen yanıltan o iktidarları sever ve tekrar tekrar seçerler.
Çocukları büyüyünce, asla sevmeyecekleri işlerde sadece para kazanabilme umuduyla çalışmaya mahkûm olsun diye eğitime servet döken anne babalar gibi…
Asla evlenmeyi düşünmeyecek biri olduğu halde sadece zamanı geldiği, ailesi istediği ya da “Başkaları ne der?” diye kaygılandığı için evlenenler gibi…
Ebeveynlikle hiç alakası olmadığı halde aksini hayal edemediğinden çocuk sahibi olanlar gibi…
Rasyonalitenin olanaklarıyla inşa edilmiş bir hayatın içinde dogmatik inançlara iştahla sahip çıkmayı sürdüren çoğunluk gibi…
Halkı yanıltıcı bilgilerle halklara sahte cennetler vaat edenlerin düzenine güvenen ve o güvenin bu dünyayı cehenneme çevirmesini umursamayan insan, yalanla ve yanılmakla imtihanından devamlı sınıfta kalırken…
Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymakla suçlanıp devamlı hapse atılan muhalif gazetecileri hedef alanların, halkı yanıltıcı bilgiyi bizzat yayıyor olması bir paradoks değil sadece neden sonuç ilişkisidir.
Yanıldığı ve yanılttığı her şey insanın makûs kaderidir.