Türkiye ya da “Kötülüğün Sıradanlaşması Laboratuvarı”

Hacettepe Üniversitesi, 12 öğrencisi hakkında 3 ile 4 yıl arasında uzaklaştırma kararı verdi.

T24 muhabiri Nursena Kurtoğlu’nun haberine göre, üniversite yönetiminin öğrencilerine bu cezayı layık görmesinin nedenleri şunlar:

Çim alanda toplanmak, pankart açmak, müzik dinletisi yaparak halay çekmek, stand up gösterisi yapmak, slogan atmak, kırmızı renkli meşaleleri yakarak havaya doğru tutmak, yüksek sesle şarkılar söylemek ve duvarlara “Özgürlük” yazmak.

Hayli ağır suçlar yani.

Esad Suriye’sinde olsa zindana atılırlardı, Kim’in Kuzey Kore’sinde olsalar çalışma kamplarında ölüme terkedilirlerdi.

Türkiye’de eğitim haklarının ellerinden alınmasıyla yetiniliyor.

“Türkiye’de doğdukları için şanslı çocuklar” mı demeliydim?

Hacettepe Üniversitesi yöneticileri, yönettikleri kurumun bir üniversite olduğunu unutmuş görünüyorlar.

Yöneticilerin çapı belli ki ilkokul yönetmeye bile uygun değil ama yeni Türkiye’de hangi üniversitenin yönetimi gerçekten o işe layık olanların elinde diye sormak da mümkün.

Şimdi burada her zaman yaptığım gibi “şu kanuna göre, Anayasa’ya göre, AİHM kararlarına göre” filan diye malumatfuruşluk yapmayacağım.

Bu mesele, Anayasal hakların ve kanunların çok daha ötesinde bir soruna işaret ediyor.

Bu işte bir akademiyi yönetme ehliyetinden ya da anayasal haklardan daha çok öne çıkan bir “vicdan” meselesi var.

Netflix’te, Wil isimli bir Hollanda filmi var. Türkiye’de “İrade” adıyla gösteriliyor, Flamancada “temenni etmek, dilek tutmak” gibi anlamlara geliyor.

Film, 1942 yılında, NAZİ işgali altındaki Antwerp (Anvers) kentinde geçiyor.

İki genç polis memurunun yaşamak zorunda kaldıkları ahlaki sınav filmin konusu: Bir yandan direnişçilere destek vermeye çalışırlarken diğer yandan Yahudi avına da katılmak zorunda kalıyorlar.

Film temel bir ahlaki sorunun yanıtını arıyor: “Vicdan”, şartlar öyle gerektiriyor diye bir kenara bırakacağınız, kolayca vazgeçebileceğiniz bir lüks müdür?

Filmi izlerken “ben olsaydım ne yapardım” sorusunu kendinize sıkça sormak zorunda kalıyorsunuz.

Ahlaki ikilemlerin ve ahlaki kırılganlığın çizdiği bir çerçeve içinde insan tabiatının karanlık yönlerini keşfediyorsunuz.

Filmin sonuna doğru genç polis memuru Wils ile sevgilisi Yvette arasında küçük bir diyalog yaşanıyor.

Yvette, Wils’in yapmak zorunda kaldığı eylemi yargılarken şunu soruyor:

“Vicdan lüks bir şey mi? Çocuğuna böyle mi söyleyeceksin?”

Hacettepe Üniversitesi yönetiminin 12 öğrencinin eğitim haklarını ellerinden alan kararı ile ilgili haberi okurken bu filmi hatırladım.

Hepsinin adının önünde koca koca unvanlar yazılı olan bu zevat böyle bir ahlaki ikilem yaşamışlar mıdır diye merak ettim.

Yoksa çok mu mutlu oldular?

Görevini yerine getirmiş insanların haklı gururu içinde başları dik mi?

Kendi kendilerine itiraf etmeye cesaret edemeseler de akıllarının bir köşesinde bir an için bile olsa bu kararlarının ahlaki olup olmadığını sorgulamamış olmaları mümkün mü?

“Haksızlıklar karşısında susarak dilsiz şeytan olanları” hatırlamışlar mıdır?

Kendilerini o makama getirenin, böyle davranmalarını istediğini düşünerek mi bu kararın altına imza attılar?

Vicdan onlar için de şartlar öyle gerektirdiğinde bir kenara kolayca bırakılacak ve sonra belki yeniden geri alınabilecek bir şey mi?

Ne oldu; dillerinden düşürmedikleri “Ömer’in vicdanı” nerede?

Hannah Arendt, “Kötülüğün Sıradanlığı” isimli eserinde 2. Dünya Savaşı yıllarında yaşanan büyük insanlık dramının altında muhakeme yeteneğini ve vicdanını kaybetmiş “küçük adamın” oynadığı rolü tahlil ediyordu.

Ve öyle görünüyor ki günümüz Türkiye’si, bu kitabın tezinin kolayca kanıtlanabileceği bir laboratuvar ortamını sunuyor.

Komşuları tarafından çok sevilen iyi aile babalarının, ailesi için saçını süpürge eden vefakâr annelerin, tonton teyzelerin, ak sakallı amcaların, yükselen otoriter rejimlerin bir parçası haline nasıl olup da kolayca gelebildiklerini gözlemleyebileceğiniz bir laboratuvar ortamı bu!

Üniversitede ders veren hocayı polise ihbar eden öğrenci, komşusunu kesmeye hazır teyze, küçücük kızlardan mükemmel seks partneri hayal eden üniversite profesörü, kız öğrencilerin fotoğrafına bakarken ağzının suyu akan dekan, öğrencisinin “geleceğini yakan” üniversite yöneticisi…

Bunlardan herhangi birisinin, iki küçük çocuğunun olduğunu, eşini el üstünde tuttuğunu, çevresinde sevilen bir insan olduğunu söylesem de yadırgamazsınız; çocuklarını ve eşini her gün dövdüğünü, komşularının ondan yaka silktiğini söylesem de yadırgamazsınız.

Kötülük sıradanlaştığı zaman böyle şeyler olur çünkü.

Bu memleketin her ferdi, en çok da sahip olduğu gücü muhalif olduğunu bellediği insanları ezmek için kullanmayı normalleştirenler bunu kendilerine sorsalar iyi olur:

Vicdan, şartlar öylesini gerektiriyor diye bir kenara bırakıvereceğimiz, olmasa da olur bir şey mi?


© T24