İstanbul'un Zeitgeist'i: Grand Buffet |
İstanbul bir salgına yakalanmış görünüyor.
Bu salgın kendisini yeme içme, tıkınma, atıştırma olarak gösteriyor.
Öyle bir salgın ki, sosyal anlam arayışı biçimiyle dükkân dükkân, kaldırımlar boyu uzanan işyerlerinde yayılıyor.
Şehircilik çalışmaları yapan mimar dostlarımla konuşuyorum, soruyorum:
İstanbul'un hiçbir tarihsel seviyesinde böylesine lokanta, kafe, restoran, bar, bistro, brasserie, pastane, büfe ve nihayet meyhane bolluğu bir arada görülmemişti.
Sevsinler ki, bir de, ¨Yeni nesil meyhane¨ icat edildi.
Şehrin içinde olan fark etmez; alışkanlık kesbeder, fakat dışarıdan gelen göz fark eder. İstanbul'un, bilhassa Kadıköyü semtinde, iskelesinden başlayarak bütün çarşı içini, oradan tutun bir hat boyu ilerleyip Anadolu yakasının banliyölerini istasyon istasyon izleyerek Tuzla'sına kadar gidin, tren vagonları gibi arka arkaya sıralanacak yüzlerce yeme içme yeri bulursunuz.
Bu gerçeklik son on yılın ürünüdür.
Sosyal psikolojide ¨neşe tüketimi¨ olarak adlandırılan olgu şunu söyler: Kontrol edilemez büyük gerçeklikler karşısında insanlar denetleyebilecekleri ve kendilerini var edecekleri küçük alanlara yönelir.
Mekân kiralamak, bir kafe açmak, her gün sevdiğin bir bara gitmek — bunlar mikro-egemenlik alanlarıdır.
Bu tür mekânları açma hevesi ise bir âlem şeydir; konuşmasına doyulmaz. Hele hele emeklilik zamanı gelince, yahut hayatında ciddi değişiklikler yapma ihtiyacı ortaya çıkınca, diyelim ki çok bunalınca, mesela eşinden boşanıp yeni bir hayat aramaya başlayınca ¨Gideceksin Bodrum'a, bir küçük kafe açacaksın!¨ söylemi dillerde dolaşır.
Az buz değildir yatırım harcaması, fakat girişimcilerin gözü bir şey görmez; kese boşaltan maliyetleriyle kendilerine şık alanlar yaratırlar. Bu alanın görülmesi, fark edilmesi ilk baştan yeterli olur; iş tutarsa ne âla...
Olmadı, dükkân kelepire çekilir, bir kez mal gözden çıkarıldı mı satıcının gözünde, sözgelimi, mundar olur ve ¨hava parasını¨ kurtaracak biçimde üçe beşe bakılmadan devredilir. Oh kurtuldunuz işte; hayatınızdan bir kırık sürahi daha geldi geçti. Hasılı ¨açacaksın bir kafe¨ sözü kırılgan ve riskli bir alana dönüşür.
Ne ki risk olmadan kâr olmaz, hizmet sunması da kolay değildir. Günde bir kere yufka açıp sucuklu yumurta yaparak kahvaltı sunması keyiflidir, gelgelelim bunu her gün yapması, bir zaman geçer, sıkmaya başlar.
Bunu açacaksın bir kafe diyenler düşünsün. Bize göre, açacaksın bir kafe'nin tüketicileri için vaziyet başka tezahür eder.
Özellikle Kadıköyü'nü bir tecrübe sahası diye ele alırsak, bu semtin kendine özgü sosyolojik yapısıyla siyasal tercih ve kültürel ağırlığı bize şunu gösterir: Ben buradayım, dışarıdayım, bu şehir hâlâ benim diyen mekân tüketicilerinin varoluş iddiasıyla karşılaşırız.
Bu, aslında, Bourdieu'nun beğeni pratikleri kavramıdır, tüketim tam olarak ihtiyaç değil, kimliğin de belirlendiği kültürel bir alandır. Fransız sosyolog düşünür Pierre Bourdieu'nun muhasebeye dönüşecek bu cümlesi şöyle okunmalıdır:........