Belki de bu son saniyendir
Beton direğin tepesindeki ışıl ışıl reklam panosunda bakımlı, zarif, genç ve güzel bir kadın acelesiz ve telaşsız gözlerle bize bakıyor.
Bir yere yetişecek gibi değil, sanki varacağı yere varmış da birini bekliyor; hatta biraz canı da sıkkın.
Sol eliyle sağ omuzunu tutmuş; çıplak kolunun bileğinde bir saat görülüyor.
İşte o saat bu saattir diye yanı başına reklamı yapılan ürün konulmuş.
Saat onu on geçiyor!
Vakit sabahsa erken sayılmaz, akşam vaktini devirdiyse gece yarısına handiyse iki saat kalmıştır; 6 bin 600 defa tik~tak, tik~tak yapacaktır.
Taksim'den Şişli istikametine doğru gidiniz, ışıltılı ve biraz da hüzünlü güzelliğiyle o kadını görürsünüz, şu sıralarda hep orada; Harbiye kavşağının tam ortasındaki direkte, gece ve gündüz hep...
Günün hangi saati oradan geçsem kadının bileğindeki kol saati zamana meydan okuyor, tik~tak'ı duraksamış; saat 10'u 10 geçiyor.
Saat reklamlarında akrep ve yelkovanın her zaman 10:10'da bizi beklemesi tesadüfi değildir; tamamen müşterinin zihnini estetik bir stratejiyle meşgul etmeye dayanır.
Düşünüyorum da bunun birkaç nedeni olmalı... Birincisi, saat markasını çerçeve altına alıp müşterinin zihnine iyice kazımaktır. Saatçinin logosu genellikle kadranın üst ortasında, hemen hemen 12 rakamının biraz altında bulunur. Onu on geçe oldu mu marka daha rahat görünür.
Bundan daha önemlisi gülümseme etkisidir; akrep ve yelkovan akan giden zamanın bütün ağırlığına karşı tebessüm etmektedir. 1950'lerden evvel saat reklamlarında, bu görünüm tam tersineydi. 8'i 20 geçe de duruyordu, bıyıkları sarkık Moğol savaşcı Camoka'ya benziyor, eli her an kılıcına gidecek gibi sert görünüyordu; değiştirdiler, 10'u 10 geçe oldu.
Bir şey daha var: Spor tarzın saatlerinde tarih penceresi, kronometre, salise sayar veya kronograf işlevli alt kadran göstergeleri 3-6-9 rakamlarının olduğu alanda yer kaplar.
Akrep ile yelkovanı yukarı alınca bunlar görünür olur; daha ne olsun. Bir de simetri etkisinden söz etmeli... İnsan beyni simetrik olan nesneleri daha estetik ve güvenli bulur. İşte bu nedenle reklam panolarında, Billboard'larda saat hep onu on geçer.
Ama zaman beklemiyor, onu on geçede sadece günde iki defa duruyor, sonra akıyor, gidiyor; nereye bilinmez.
Gelecek diye bir şey var mıdır, bu da bilinmez şey!
Var olduğuna o kadar eminiz ki hep geleceği planlıyoruz. Daha şimdiden, siz bile, buradaki yazı hayırlısıyla bir bitsin, yazarımız şu lakırdı bohçasını toparlayıp çekip gitsin de kenarda bekleyen başka bir yazıya geçeyim diye iki dakika sonrasını planlıyorsunuzdur; bilmez değilim.
Hayatlarımızın sonuna doğru uygun adım marş marş, tik tak- tik tak'larıyla ilerleyen saatleri seviyoruz; fakat ona her baktığınızda gizli bir telaş içimizden geçiyor. Bana sorarsanız; saatin bileğimizde yansıyan estetiği, bu zanaatin mükemmel mühendisliği karşısında animistik bir haz alıp aslında bizi sürekli o kaçınılmaz sona doğru sürükleyen zamanın akışını unutuyoruz.
Martin Heidegger'in, hayatta değildir ama sokakta görsem kaldırım değiştiririm, hiç sevmem, lakin onun Varlık ve Zaman üzerine felsefesine adım atarsak değerli bir alana girmiş oluruz. Heidegger, geçmiş diye bir şey yok, şimdiki ân incecik bir zar gibi varla yok arasındadır, biz hepimiz geleceği düşünüp orada yaşıyoruz demişti. Bir de ¨Hepimiz öleceğiz ama şimdilik yaşıyoruz!¨ diye canımızı acıtan lakırdılar etmişti.
Saate bakarken şimdiyi mi öğrenmek isteriz, yoksa bir saniye sonrasını mı merak ederiz; bunu hep merak ederim.
Bazı bazı saat tutkunluğum da ağır basar, saatçi vitrinine dadanırım.
Saatlere ister koleksiyoncu ister hayran olup ilgi duyanlara Horofil deniyor. Eski Yunancada Hora zaman, bilindiği gibi Philos da seven, dostluk gösteren anlamındadır; Horaphilos, saatlere tutkuyla hayranlık duyandır.
Horofillik modern Batı kültüründe epeyi yaygın, Doğu'ya göre daha ileride; Doğu, kendi tevekkülünde yaşıyor da ondan.
Horofilliğin Anglosakson ülkelerinde farklı nitelemeleri de bulunuyor. Batı'dakilere Watch Nerd yahut Watch Geekdiyorlar; saatin mekanizmasındaki en küçük vidaya bile hayran olanlara söylenen sıfatlar...
Bizim matbuatımızda, Babıâli'mizde böyle bir horofil var; Mehmet Çelik. ¨Günlük neşr'olunan refikimiz¨ Milliyetgazetesindeki haftada bir yayınlanan köşesinde saatler üzerine yazdıkları arşivlik değerde yazılardır. Onun saat ayarına bu deneme yazarının yetişmesi mümkün olmaz, ancak birkaç lakırdı etmeden de buradan şuraya öldür Allah gitmez.
Horofilin saate duyduğu bitmez açlık, tükenmez iştaha aslında durdurulamaz bir şeydir; bu tutku saat oburluğuna dönüşürse bastırılması cüzdanın sağlamlığına bakar. Horofil, saati edinmekten başkasını düşlemez, saatin tik~taklayıp bize hatırlattığı zaman umrunda değildir, böyle bir saat için kesenin ağzını açar.
Öyle de olur hakikaten; Kraliçe Marie Antoniette dünyanın görüp görebileceği en mükemmel saati arzulayarak, saat zanaatkârı Abraham-Louis Breguet'e verdiği siparişe Fransız........
